Empati, insanın başkasının kalbine eğilip orada kendi yankısını duymasıdır. Bu yankı sustuğunda, insan yalnızca kalabalıklar içinde dolaşan bir yalnızlığa dönüşür. Empati kuramamak, çoğu zaman basit bir kişilik özelliği değildir; derinlerde, çocukluktan sızan uzun bir kırılmanın izini taşır…
Çocuk, dünyaya tertemiz bir ruhla gelir. Lakin “kendisi” olmak ister, çok uzun sürer bu inşa; sesini, korkusunu, merakını saklamadan yaşamak ister. Korunma ihtiyacı, onu çoğu zaman yetişkinin sevgisine sığınmaya zorlar. Sevilmek uğruna kendi sesini kısar, itaat etmeyi öğrenir. Böylece içindeki “ben”, yavaş yavaş geri çekilir; yerini, başkalarının onayına göre şekillenen bir gölge alır. İşte ilk çatlak da burada oluşur… Kişi kendisi olamadığı için duyarsız, özensiz, şekilden şekle giren birine dönüşür…
Zaman geçer, çatlak büyür ama fark edilmez. Ruhun açılan yarası, ancak açıldığı yerden onarılabilir. Aksi hâlde, o yaradan görünmez hayaletler sızar: tekrar eden ilişkiler, aynı acıyı üreten seçimler, bitmeyen iç sıkıntıları…
İnsan yarasına dönmekten kaçsa da bilinçdışı bir sadakatle ona hizmet etmeye devam eder. Acı, tanıdıktır; tanıdık olan ise güvenli sanılır… İkinci çatlak da burada olşur…
Empatiden yoksun birey, başkasının acısına dokunamadığı gibi kendi acısına da yaklaşamaz. Duygu dünyası düzleşir; renkler solar, sesler kısılır…
Zihni dünyayı ne kadar görüyorsa, kalbi de ancak o kadar hisseder. Böyle bir insan büyümez; sadece kabuk değiştirir. Olgunluk, içten değil, dıştan öğrenilmiş bir taklit olarak kalır…
Bir de böylesi insanların yönettiği şehirler vardır. Empati yoğunluğu yüksek bir kenti yöneten birinin duygu eksenindeki en küçük kayma bile, sokaklara, evlere, kalplere yayılır. Çünkü yönetmek yalnızca düzen kurmak değil, ruh taşımaktır. Empati yoksa adalet sertleşir, merhamet susar, insan sayılara indirgenir…
Kent(leş)me büyür ama insan küçülür…
Belki de yara, insanın dünyaya tam olarak doğamayışının sessiz itirafıdır. Kişi kendine doğamadıkça başkasına da ulaşamaz. Empati, bu doğumun eşiğidir. O eşik geçilemediğinde insan, ömrü boyunca kapının önünde bekler: İçeri girmeye cesareti olmayan bir misafir gibi…
Böyle bir zihniyetin yönettiği bir kentte duygu ekseni kayar. Yönetim akılla yapılır ama insan duyguyla yaşar. Empati yoksa adalet mekanikleşir, merhamet işlevini yitirir, insan rakama dönüşür… Ava giden bir yaratık gibi kendi kentinin insanını avlamaya çalışır. İlk akla gelen de “Hayırlı Cumalar” olur… Halkın gözünden kaçar mı? Elbette kaçmaz… Sadece komiklik kalır geriye… Sanki diğer yıllarda hiç Cuma günleri yokmuş gibi… Av ve avcılık hali işte…
Stepne lastik diye bilinen bir lastik vardır. Bir lastik patlayınca hemen o lastik devreye giriverir… Araç yürür lakin aslının yerine hiç geçmez. İlk fırsatta o stepne lastik değiştirilir ve araç yoluna devam eder…
Ezçümle:
Empati, insanın kendine açtığı ilk kapıdır… O kapı kapalıysa, insan başkasının hayatında dolaşır ama kendi varlığına da hiçbir zaman tam olarak giremez…
Vesselam…