DÖRT YAŞINDA BİR ÇOCUK… Bir de rakamla yazayım: 4
Baba çocuğunu almış, Gençlerbirliği–Fenerbahçe maçını izlemek için stadın yolunu tutmuş…
Buraya kadar her şey güzel… Hayatın doğal akışı işte…
Dört yaşındaki çocuk belki de hayatında ilk kez bir stadyum görecek. Belki ilk kez babasıyla birlikte tribünde oturacak. İlk kez binlerce insanın aynı anda bağırmasına, aynı anda sevinmesine, aynı anda üzülmesine tanıklık edecek…
Çocukluk dediğin zaten biraz da ilklerden ibarettir: İlk maç… İlk tribün… İlk tezahürat…
Belki babasının elini daha sıkı tutacak, gözleri kocaman kocaman açılacak… Üzerinde de Fenerbahçe forması var. Ne var bunda?
Çocuk Fenerbahçeli olmuş… Bir başkası Gençlerbirliği taraftarı… Bir diğeri Galatasaraylı… Öteki Beşiktaşlı…
DÖRT YAŞINDA BİR ÇOCUK… Bir de rakamla yazayım: 4…
Dört yaşındaki bir çocuğun formasında bile bir düşmanlık aramak nasıl bir aklın ürünüdür?
Ama otuz yaşlarında bir genç çocuğu gözüne kestiriyor: “Vay sen misin Gençlerbirliği tribününde Fenerbahçe forması giyen!”
Ve başlıyor çocuğun formasını zorla çıkarmaya…
Çocuk direniyor mu?
Bağırıyor mu?
Kavga ediyor mu?
Hayır…
Sadece olup biteni anlamaya çalışıyor.
Çünkü karşısındaki adamın ne istediğini anlayamıyor.
Adam köpürdükçe köpürüyor.
Öfke büyüyor.
Ses yükseliyor…
Dört yaşındaki bir çocuğun karşısında otuz yaşında bir yaratık…
Ama insanın yaşı bazen nüfus kâğıdında yazdığı gibi olmuyor.
Bazen dört yaşındaki çocuk, otuz yaşındaki yaratıktan daha büyük olabiliyor…
Çünkü çocuk anlamaya çalışıyor.
Yaratık ise anlamaya değil, ezmeye çalışıyor…
Sonra iş polise yansıyor…
Babasının kucağında olması gereken çocuk, bir polisin kucağında…
İlk maçını izlemek için stada gelen dört yaşındaki çocuk, hayatının belki de ilk polis deneyimini yaşıyor…
Ne ağlıyor… Ne sızlanıyor… Ne bağırıyor…
Sadece bakıyor.
Sanki kendi kendine,
“Bu adam benden ne istiyor?” diye soruyor.
İşte insanın içini en çok acıtan da bu…
Bir çocuğun dünyasında futbolun olması gerekirken, bizim yetişkin dünyamız onun karşısına öfkeyi çıkarıyor.
Oysa aynı adama başka bir şey yapmak da mümkündü.
Çocuğun yanına gidip gülümseyebilirdi.
“Fenerbahçeli misin sen?” diyebilirdi…
Çocuk başını gururla sallardı belki…
Sonra adam,
“Bak bakalım, bugün Fenerbahçe kazanacak mı?” diye sorabilirdi…
Çocukla birkaç dakika konuşabilirdi. Hatta belki; “Bir gün sen de Gençlerbirliği forması giyersin.” diyebilirdi… Belki çocuk gülerdi… Belki babasına dönüp; “Baba, ben Gençlerbirliği forması da giyebilir miyim?” diye sorardı.
Ve belki o gün, iki takımın taraftarı arasında küçücük de olsa bir sevgi köprüsü kurulurdu…
Lakin o yaratık ne yaptı?
Dört yaşındaki çocuğun formasından bile bir düşman buldu...
Tribün İşte asıl mesele burada; Futbol artık sadece futbol değil… Artık sadece tribün değil Forma artık sadece forma değil…
İnsanlar karşılarındakini önce insan olarak görmeyi bıraktığında, hayatın her alanı bir savaş alanına dönüşüyor…
DÖRT YAŞINDA BİR ÇOCUK… Bir de rakamla yazayım: 4…
Önce takımını soruyoruz… Sonra partisini… Sonra mezhebini… Sonra milliyetini… Sonra kimden yana olduğunu… Sonra kime karşı olduğunu…
Ve sonunda karşımızdaki insan olmaktan çıkıyor. Bir etikete dönüşüyor. Bir formaya… Bir renge… Bir kimliğe… Bir “öteki”ye…
Oysa dört yaşındaki çocuk henüz bunların hiçbirini bilmiyor… Onun dünyasında babasının eli var. Stadın ışıkları var. Top var. Oyuncular var. Kalabalık var. Heyecan var…
Belki de hayatında unutamayacağı güzel bir gün olacak. Biz yetişkinler ise onun o güzel gününe kendi öfkemizi sokuyoruz. Çocuğun formasını çıkarmakla ne kazandı o yaratık?
Gençlerbirliği mi şampiyon oldu? Fenerbahçe mi küme düştü?
Elbette hayır…
DÖRT YAŞINDA BİR ÇOCUK… Bir de rakamla yazayım: 4…
Sadece dört yaşındaki bir çocuğa, yetişkinlerin dünyasında ne kadar anlamsız bir öfke biriktirildiğini gösterdik…
Ve belki de çocuk o gün futbolla ilgili ilk anısından çok daha başka bir şeyi hatırlayacak:
Bir ‘adamın’ neden kendisine kızdığını…
Bundan daha ağır bir yenilgi olabilir mi?
Ben futboldan çok çocukları düşünmek istiyorum… Çünkü çocuklar henüz düşman üretmeyi öğrenmediler. Onlar karşısındaki insanı önce insan olarak görüyorlar…
Belki de bizim onlardan öğrenmemiz gereken tam olarak bu…
Bir gün yine bir baba çocuğunun elinden tutup stada götürsün.
Çocuk üzerinde istediği takımın formasını giysin… Tribünler bağırsın. Maç oynansın. Birileri kazansın, birileri kaybetsin.
Ama çocuk eve dönerken şunu düşünsün: “Bugün ne güzel bir gündü.”
Ve keşke o ‘genç’yaşındaki yaratık, dört yaşındaki çocuğun formasını çıkarmak yerine başını okşayıp şöyle diyebilseydi:
“Bugün Fenerbahçelisin… Ama unutma küçük adam; yarın hepimiz aynı tribünde, aynı hayatın içindeyiz.”
Çünkü futbolun en güzel tarafı kazanmak değildir. En güzel tarafı, kaybederken bile insan kalabilmektir…
Ve insan kalmayı başaramıyorsak, dört yaşındaki bir çocuğun formasını çıkarmamızın hiçbir anlamı yok…
Bana da içim sızlaya sızlaya böyle bir öyküyü kaleme almak kalıyor…
DÖRT YAŞINDA BİR ÇOCUK… Bir de rakamla yazayım: 4…
Vesselam…