Bir zamanların okuduğum önemli kitapların arasındaydı Antonio Gramsci’nin “Aydınlar ve Toplum” kitabı. Sonradan merak salıp diğer kitaplarını da okudum. “Modern Prens”, “Hapishaneden Mektuplar”, “Çocuklarıma Mektuplar” gibi kitaplar yazdı…Sendikalarda eğitmenlik yaptığım yıllarda da dile getirdiğim bir filozoftu. Bir İtalyan ve faşizme karşı direnmesiyle tanıdık biz onu… Lakin düşüncelerine hiç el atmadık… Anlamadık… Şimdi tam da bu dönemin altyapısını anlatıyor tam bir yüzyıl öncesinden…
Elimde “Modern Prens” kitabı var. Kitap, 1984 yılında Birey ve Toplum Yayıncılık tarafından basılmış. Hocam Pars Esin de çevirmiş… Bu bilgileri paylaştıktan sonra “Hegomonya” kavramını gündemimize taşıyan Antonio Gramsci bağlamında yazıyorum…
Antonio Gramsci’ye göre iktidar yalnızca zor kullanarak ayakta kalmaz. Asıl kalıcı güç, hegemonya ile kurulur. Yani yönetilenlerin, yönetenlerin kurduğu düzene rıza göstermesi sağlanır. Bu rıza; medya, kültür, eğitim, korku ve “normal” algısı üzerinden üretilir…
Pandemi süreci, tam da bu hegemonik düzenin küresel ölçekte yeniden tesis edildiği bir eşik olmuştur. İnsanlara ne düşüneceklerinden çok, nasıl korkacakları öğretildi. Özgürlüklerin askıya alınması “sağlık”, itaat “toplumsal sorumluluk”, sorgulama ise “tehlike” olarak kodlandı. Böylece Gramsci’nin tarif ettiği hegemonya, yalnızca devletler düzeyinde değil, bireyin zihninde kuruldu…
Ortaya çıkan “yeni insan tipi” işte bu hegemonik sürecin ürünüdür ki,
Tepki vermeyen, itiraz etmeyen, olup biteni izleyen ama müdahil olmayan bir kitlenin sonuçlarını yaşıyoruz..
Bu noktadan sonra askeri operasyonlar, petrol hamleleri ve sınır değişiklikleri daha az dirençle yürütülür. Venezüela petrolüne el koymak, Ortadoğu’yu ateşe atmak, Doğu Akdeniz’i yeniden dizayn etmek artık yalnızca güç kullanımı değil; önceden hazırlanmış bir rıza zemininde gerçekleşir…
ABD, Venezüela’ya neden çöktü?
Soruyu böyle sormak zorundayız. Çünkü “demokrasi”, “özgürlük” ve “Maduro karşıtlığı” söylemleri artık kimseyi ikna etmiyor. Bunlar vitrin. Asıl mesele her zaman olduğu gibi petrol.
Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip Venezüela ile ABD, Chavez’in 1999’da iktidara gelişinden bu yana görünürde kavga ederken, perde arkasında ticaretini yürütüyordu. Çeyrek asırdır sistem tıkır tıkır işliyordu.
Peki ne oldu da ABD birden bire bu kadar sert bir hamle yaptı?
Cevap Venezüela’da değil, Ortadoğu’da.
ABD’nin normal şartlarda bu ölçekte bir petrol sahasına acil ihtiyacı yoktur. Ancak Ortadoğu’da büyük ve bölgesel bir savaş ihtimali güçlenmişse, tablo değişir. İran’la çıkacak bir savaş, petrol sevkiyatını durdurur. Bu durumdan en ağır darbeyi de ABD ekonomisi alır. Washington bunu gördü ve önlemini aldı.
Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda, bu ihtimali besleyen gelişmeler zincirleme şekilde karşımızda duruyor. Gazze yerle bir edildi, yüz binlerce sivil katledildi. Ateşkes denilen şey barış değil, yalnızca bir mola. Bu arada İsrail ve ABD, Suriye’yi yeniden dizayn ediyor. Türkiye’nin güney sınırı boyunca bir terör kuşağı örülüyor. İran açıkça tehdit ediliyor. Yemen bombalanıyor. Afrika Boynuzu’nda yeni askeri mevziler kuruluyor. Doğu Akdeniz ve Ege’de askeri yığınaklar artıyor.
Bu tablo, yaklaşan büyük fırtınanın işaretidir.
ABD, İran’la bir savaşta Ortadoğu petrolünün devre dışı kalacağını hesapladı. İşte bu yüzden Venezüela petrolünü kontrol altına aldı. Yakında kendisine bağlı bir yönetimle üretimi artıracak, petrol fiyatlarının yükselmesinden büyük kazanç sağlayacak.
Kim kaybedecek?
Ortadoğu’daki petrol zengini ülkeler. Üretemeyecekler, ihraç edemeyecekler, borçlanacaklar…
Batı kazanacak. Rusya ve Çin de bu kargaşadan payını alacak; adeta “sus payı” gibi…
Avrupa ise “Birleşik Kıbrıs” söylemiyle Doğu Akdeniz enerji kaynaklarına çökecek. Hem tedarikçi hem müşteri olacak. Enerji masasında yerini alacak…
Bütün bunlar yaşanırken hâlâ “tesadüf” diyenler varsa, şunu hatırlatmak gerekir:
Bu oyun gizli değil...
Gözümüzün önünde oynanıyor…
Cambaza bakmanın zamanı hiç değil…
Vesselam…