Daktilonun sesi, sabahın en sessiz yerinden gelir. Pencere henüz tam aydınlanmamıştır; Antalya, güneşle anlaşmasını yeni yapmaktadır. Bir odada, kâğıdın üstüne düşen her harf, bir sokağı uyandırır. Kaleiçi’nin taşları, eski bir sinema kapısı, gazoz şişelerinin serin camı, haşlanmış mısırın buğusu… Hepsi aynı tuş vuruşunda yeniden hayata kalkar.

Seksen yaşında bir adam, bir şehrin hafızasını yazmaktadır: Adı Hüseyin Çimrin’dir.

Ama aslında yazan yalnız o değildir; Antalya kendi kendini anlatmaktadır… Sabahın er erken saatlerinde çöpçülerin şehri süpürdüğü saatlerdir. Evlerinin önündeki sardunyaya ilk bakışıdır. Hızla çıkılan evden simitçinin yolu çoktan yarılanmıştır…

Sabah erken saatlerinde Kaleiçi’nin taşları hâlâ serindir. Güneş, duvar diplerinden usulca yükselirken şehir, uykusundan geriye kalan son rüyayı saklar. İşte tam bu saatlerde Antalya, bana bir isim fısıldar: Hüseyin Çimrin. Çünkü bazı insanlar bir şehirden değil, bir şehrin içinden doğar… Ve şehirlerin içine fısıldarlar…

Adımlarımı Cumhuriyet Meydanı’na doğru sürerken geçmişe basarım. Gazoz şişelerinin serinliğinde çocuk kahkahaları çınlar. Haşlanmış mısırın yaprağında kurulmuş yoksul ama bereketli sofralar belirir gözümde. Bir sinema kapısının önünde, karanlıktan aydınlığa yol gösteren küçük bir el vardır; teşrifatçı derler ona. Daha beş yaşında, ışığın nerede duracağını öğrenen bir çocuk…

Antalya konuşur. “Ben onu sokaklarımda büyüttüm,” der. “Yetimliği verdim ama dayanıklılığı da verdim.” Antalya Lisesi’nin önünde dururuz. Duvarlar hâlâ aynı soruyu saklar: ‘Benim velim olur musun?’ Bir insan kendine sahip çıkacak birini ararken, bazen bir şehrin emanetini de omuzlarına alır…

Yürüdükçe zaman hızlanır. Turizm ofislerinin eski tabelaları düşer önüme. Gazete kupürlerinden sesler yükselir: “Antalya’ya dört turist geldi.” Şehir gülümser. Henüz kendini dünyaya yeni tanıttığı günlerdir. Hüseyin Çimrin orada, bilginin tohumunu toprağa bırakır. O tohum büyür; envanter olur, kitap olur, on iki dile açılan rehberler olur. Buğday başağı gibi ağırlaşır bilgi; değirmenden geçer, sofralara ekmek olur…

Bir evin penceresinden daktilo sesi sızar. Seksen yaşında bir adam, hâlâ kelimelerle şehri tutmaktadır ayakta. Her tuş darbesi, zamanın dağılmasını engelleyen küçük bir çividir. Antalya susar ve dinler; çünkü kendi hafızası yazılmaktadır…

Bu yazı bir portre değildir. Bu yazı yürüyen bir şehrin iç sesidir. Hüseyin Çimrin, Evliya Çelebi gibi gezer ama harita taşımaz; hafıza taşır. Her sokağa bir anı bırakır, her anıdan bir gelecek çıkarır.

Bazı insanlar şehirleri anlatmaz, yaşar ve bazı insanlar şehirlerin konuşma biçimi olur…

Bu yazı bir biyografi değildir. Bu yazı, yaşayan bir arşivin nabzıdır. Hüseyin Çimrin, yalnızca kitap yazan bir yazar değil; bir şehrin kaybolmaması için nöbet tutan hafıza bekçisidir. Turizmle başlayan yolculuğu, kültürle derinleşmiş; bilgi, emek ve sadakatle kök salmıştır… Tüm bunları yaparken de kendi duruşundan da gram ödün vermemiş kendi kozasında mütevazılık örmüştür… Kibirsiz… Kaprissiz… Komplekssiz…

Bugün Antalya büyüyor, kalabalıklaşıyor, hızlanıyor. Ama her büyüyen şehir, geçmişini kaybetme tehlikesi taşır. İşte tam burada Çimrin’in emeği bir sigorta gibi durur: Unutmaya karşı yazılmış bir hayat… Yazmaya adanan bir inat…

Bazı insanlar iz bırakır…

Bazı insanlar yön verir…

Bazı insanlar ise bir kentin vicdanı olur…

Hüseyin Çimrin, Antalya’nın vicdanıdır…

Sessiz sedasız yazılan kitapların “Bir Zamanlar Antalya”sıdır…

Vesselam…