Partilerin adları değişiyor… Logolar değişiyor. Binalar değişiyor… Genel merkezler yenileniyor. İletişim ekipleri kuruluyor, yeni sloganlar bulunuyor, yeni kampanyalar hazırlanıyor. Sosyal medya hesapları profesyonelleştiriliyor… Troll hesapları emir elde talimat bekliyor. Emirden kul gazeteciler de bir “rica”ya yapmayacakları şey yokmuş gibi davranıyor…
Bütün bunlara bakınca insan ister istemez soruyor: Gerçekten yeni bir siyaset mi geliyor?
Yoksa eski siyasetin üzerine yeni bir ambalaj mı geçiriliyor? Çünkü siyaset bazen değiştirilmesi en kolay şeyleri değiştirir: Logoyu, sloganı, kadroyu, iletişim dilini…
Ama değiştirilmesi en zor şeylere dokunmaz… Devletin reflekslerine… Korkulara… Tabulara… Ve Kırmızı Çizgilere dokunulmazdı… İşte tam burada bütün “yenilik” iddialarının makyajı akmaya başlıyor…
Çünkü Türkiye’de Kürt meselesi söz konusu olduğunda, devletin yüz yıllık refleksi kendisini yeniden üretmeyi neredeyse bütün partilerde başarıyor. Ama Kürt meselesinde hâlâ eski devlet aklının çizdiği sınırların dışına çıkamıyorsanız, ne kadar yenisiniz?
Asıl soru budur…
Yeni Parti’nin Kürt meselesindeki tutumu nedir? Bilen var mı?
Ortada birkaç açıklama, parti programında birkaç paragraf ve siyasî iletişim uzmanlarının elinden çıkmış birkaç hazır cümleden başka ne var?
Konu Kürt meselesine geldiğinde “Demirtaş neden hapiste?” deniliyor. Hemen arkasından Gezi tutukluları ekleniveriyor…
Böylece hem Kürtlere bir selam gönderiliyor, hem iktidar eleştiriliyor, hem de kendi asıl seçmenini rahatsız edecek kadar ileri gidilmemiş oluyor… Zannediliyor ki; Herkes memnun… O eskiler öyle zannetmeye devam etsinler… Ki, mesele tam da burada başlıyor:
Çünkü Kürt meselesi, birkaç tutuklunun özgürlüğü üzerinden konuşulabilecek kadar dar bir mesele değildir… Mesele yalnızca kimin hapiste olup olmadığı değildir…
Mesele bugüne kadar ret- inkâr politikalarının sonuçlarını ve sosyolojik- psikolojik sorunlarının tarifini yapabilmektir… Dilinin, kültürünün, siyasal temsilinin ve kendi kimliğiyle var olma hakkının nasıl görüldüğüdür…
Daha da önemlisi, devletin tarihsel olarak ürettiği Kürt meselesiyle yüzleşme cesaretidir… Bu konuda “sol” da sınıfta kalmıştır…
CHP geleneğinin Kürtlerle kurduğu ilişkide de tarihsel bir çelişki vardır. Kürtlerin oyuna ihtiyaç duyulduğunda demokrasi hatırlanır… Sırrı Süreyya Önder’in bu koruda söylediklerini hatırlayınız lütfen…
Fakat devletin Kürt meselesindeki temel kabullerini sorgulamak gerektiğinde içeride saklanan başka bir dil ortaya çıkabiliyor…
Evet, bugün, Kürtlerin oyu vardır. Ama Kürtlerin kendisi çoğu zaman siyasetin eşit öznesi olarak görülmez. Bu yalnızca bir partiye özgü değildir… Bir zihniyet problemidir. Kürt seçmenin oyunu istemek başka şeydir… Kürt yurttaşın kendi kimliğiyle eşit bir siyasal özne olduğunu kabul etmek başka şey… İşin en ciddi ve kırılma noktası da burada gizlidir bana göre… Strateji mi? yoksa daha da ileri bir demokrasi mi?
Bir dönem İstanbul’u kazanmak için Kürt seçmene ihtiyaç duyulur…
Ve Kürt seçmenin oyuna ulaşmak için “demokrasi ittifakı”ndan söz edilir. Kürt siyasetçileriyle görüşmeler yapılır. Ama aynı fotoğraf karesine girmek riskli görülür. Hatta bazen görüşmenin kendisi yapılır ama görüntüsü saklanır. Garaj kapılarını da unutmadık…
Çünkü bazen bir siyasetin Kürtlerle ilişkisini anlatmak için yüzlerce sayfalık programa gerek yoktur…
Bir garaj kapısı yeter… Görüşmek gerekir lakin görünmek istenmez…
Destek istenir… Ama eşitlik duygusunun yaratacağı siyasî sonuçlardan çekinilir. Kürt seçmenle yan yana gelmek seçim kazandırabilir…
Fakat Kürtlerin haklarını açıkça savunmanın milliyetçi seçmende yaratabileceği tepki hesaba katılır; İşte o zaman demokrasi bir ilke olmaktan çıkar, seçim matematiğinin bir parçasına dönüşür…
Bugün de aynı sınav Yeni Parti’nin önüne gelmiş durumda…
Ve ilk sınavda ortaya çıkan tablo hiç de iç açıcı değil.
“Biz yönetim olarak evet diyeceğiz, fakat milletvekillerini serbest bırakacağız.”
Bu cümle bana siyasetin en eski numaralarından birini hatırlatıyor: İlkenin sorumluluğunu al ama sonucunun sorumluluğunu alma…
Yani yönetim bir tarafta duracak, milletvekilleri başka tarafta.
Parti “evet” diyecek ama milletvekillerinin ne yapacağı milletvekillerine bırakılacak.
Peki siyasî sorumluluk kimin?
İlke nerede?
Parti politikası nerede?
Bir siyasi parti, kendi adına konuşurken “evet” deyip kendi milletvekillerine başka bir kapı açıyorsa, burada ortaya çıkan şey ilkesel bir tutum mudur, yoksa siyasî risk yönetimi midir?
Bence asıl tartışılması gereken budur…
Vesselam…