Mehmet Şimşek, Haziran 2023’te Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine getirildi.
Aradan üç yılı aşkın zaman geçti.
Ekonomide uygulanan programın hedefleri belli:
Enflasyonu düşürmek, fiyat istikrarını sağlamak, ekonomide dengelenmeyi gerçekleştirmek…
Bunların hepsi önemli.
Ama ben ekonomist değilim.
Ben gazeteciyim.
Dolayısıyla ekonomiye grafiklerden, karmaşık formüllerden veya Ankara’daki toplantı salonlarından değil; sokaktan, esnaftan, üreticiden ve vatandaşın cebinden bakıyorum.
Ve sokakta gördüğüm tablo bana şunu söylüyor:
Esnafın nefesi daralıyor.
FAİZ %37, ESNAFIN NEFESİ KAÇ?
Bugün Merkez Bankası politika faizi yüzde 37 seviyesinde.
Elbette yüksek faizin ekonomi yönetimi açısından bir gerekçesi var.
Enflasyonla mücadele…
Piyasadaki para miktarını kontrol etmek…
Talebi dengelemek…
Fiyat istikrarını sağlamak…
Bunları anlıyorum.
Ancak madalyonun diğer tarafında başka bir gerçek var:
Bu faiz ortamında ticaret yapmak çok zor.
Esnaf krediye ulaşmakta zorlanıyor.
Yatırımcı yatırım yaparken iki kere düşünüyor.
Sanayici finansman maliyetini hesaplıyor.
Vatandaş kredi kartına yükleniyor.
Piyasada para dönmeyince de zincirin tamamı etkileniyor.
Benim asıl endişem burada başlıyor.
Çünkü ekonomiyi sadece büyük holdingler oluşturmaz.
Mahalledeki bakkal…
Sanayideki tamirci…
Restoran işleten esnaf…
Küçük fabrikalar…
Nakliyeci…
Çiftçi…
Tüccar…
Küçük ve orta ölçekli işletmeler…
Bunların tamamı ekonominin kılcal damarlarıdır.
Kılcal damarları tıkarsanız kalbin güçlü olması tek başına yetmez.
10 MİLYON LİRANIZ OLSA NE YAPARDINIZ?
Şimdi ekonomiyi karmaşık terimlerle değil, herkesin anlayabileceği basit bir hesapla konuşalım.
Diyelim ki elinizde 10 milyon TL var.
Önünüzde üç seçenek olduğunu düşünün.
Birinci seçenek: Gayrimenkul.
Bugünün şartlarında 10 milyon TL ile, bulunduğunuz bölgeye göre örneğin iki adet 2+1 daire aldığınızı düşünelim.
Her birini aylık 30 bin TL’den kiraya verdiniz.
İki daireden toplam kira geliriniz:
Aylık 60 bin TL.
Yıllık:
720 bin TL.
Üstelik bunun bakım, vergi, boş kalma, kiracı ve diğer giderlerini şimdilik hesaba bile katmıyorum.
İkinci seçenek: Ticaret ve üretim.
Aynı 10 milyon TL ile bir işletme kurdunuz.
İş yeri tuttunuz.
Makine ve ekipman aldınız.
Personel çalıştırdınız.
Maaş ve SGK ödediniz.
Vergi verdiniz.
Elektrik, su, kira, akaryakıt, muhasebe, nakliye gibi giderleri karşıladınız.
Sabah erkenden kalktınız, gece geç saate kadar çalıştınız.
Müşteri bulmaya, ürün satmaya, tahsilat yapmaya uğraştınız.
Bütün bunların sonunda ayda 350 bin TL net kazanacağınızın hiçbir garantisi yok.
Hatta yanlış bir yatırımda 10 milyon TL sermayenizin bir bölümünü kaybetme riskiniz bile var.
Üçüncü seçenek: Banka.
10 milyon TL’yi bugünkü yüksek faiz ortamında bankada değerlendirdiğinizi düşünelim.
Mevduat oranına, vadeye ve vergilendirmeye göre rakam değişmekle birlikte, konuştuğumuz örnekte yaklaşık:
Aylık 350 bin TL.
Yıllık ise yaklaşık:
4 milyon 200 bin TL.
Şimdi tabloyu yan yana koyalım.
10 milyon TL sermaye…
Gayrimenkulde aylık yaklaşık 60 bin TL kira geliri.
Ticarette ne kazanacağınızın garantisi yok ve sermayeniz risk altında.
Bankada ise mevcut yüksek faiz koşullarında yaklaşık 350 bin TL aylık getiri ihtimali.
Şimdi soruyorum:
Siz olsanız hangisini tercih ederdiniz?
İşte ekonomide üzerinde düşünmemiz gereken temel sorunlardan biri burada.
İnsanları yatırım yapmadıkları için suçlamak kolay.
Ama önce yatırım yapmayı cazip hale getirmek gerekiyor.
Bir insan parasını bankaya yatırıp işletme kurmaktan, üretim yapmaktan veya gayrimenkulü kiraya vermekten çok daha yüksek ve görece düşük riskli bir getiri elde edebiliyorsa, sermayenin yönünün nereye döneceğini tahmin etmek zor değil.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü bankadaki 10 milyon TL sahibine kazandırır.
Ama üretime yatırılan 10 milyon TL;
İşçiye maaş olur.
Esnafa iş olur.
Tedarikçiye sipariş olur.
Nakliyeciye yük olur.
Devlete vergi olur.
Ülkeye üretim ve istihdam olur.
Dolayısıyla mesele faiz geliri elde eden insanı eleştirmek değildir.
İnsan doğal olarak parasını en güvenli ve en yüksek getiriyi sağlayacağını düşündüğü yerde değerlendirecektir.
Asıl soru şudur:
Ekonomik sistem neden üretmek yerine parayı bankada tutmayı daha cazip hale getiriyor?
Bence tartışmamız gereken asıl mesele tam olarak budur.
PARA, PARAYI KAZANIYOR
Bugün belirli bir sermayeye sahip olan kişi, parasını finansal araçlarda değerlendirerek ciddi gelir elde edebiliyor.
Bunda yanlış bir şey yok.
İnsan elbette birikimini koruyacak.
Ancak sistem öyle bir noktaya gelmemeli ki para kazanmanın en kolay yolu üretmemek olsun.
Çünkü bir ülke sadece paradan para kazanarak büyüyemez.
Fabrika lazım.
Atölye lazım.
Tarım lazım.
İhracat lazım.
Esnaf lazım.
İstihdam lazım.
Üretim lazım.
Bir işletme kurulduğunda yalnızca işletme sahibi kazanmıyor.
Yanında çalışan işçi maaş alıyor.
Nakliyeci para kazanıyor.
Tedarikçi ürün satıyor.
Muhasebeci iş yapıyor.
Devlet vergi ve prim topluyor.
Çalışan kişi aldığı maaşı başka bir işletmede harcıyor.
Para ekonominin içinde dönüyor.
İşte gerçek ekonomik hareketlilik budur.
ESNAFIN SIRTINDAKİ YÜK
Bugün esnafla konuştuğunuzda tek şikâyeti satışların düşmesi değil.
Vergi…
SGK…
Personel maliyetleri…
Kira…
Elektrik…
Akaryakıt…
Kredi maliyetleri…
Ve sürekli yükselen işletme giderleri…
Bir taraftan müşterinizin alım gücü düşüyor.
Diğer taraftan sizin maliyetiniz yükseliyor.
Esnaf ne yapacak?
Fiyat artırsa müşteri alamıyor.
Artırmasa kendisi kazanamıyor.
İşte asıl çıkmaz burada.
Bir işletmenin ayakta kalabilmesi için sadece ürün satması yetmez.
Sattığı ürünün yerine yenisini koyabilmesi ve üzerine işletmesini devam ettirecek kadar para kazanabilmesi gerekir.
Bugün birçok esnafın problemi tam olarak bu:
Ciro var ama para yok.
KREDİ KARTIYLA REFAH OLMAZ
Bir başka tehlike daha görüyorum.
Kredi kartları…
Uzun zamandır cebimizde olmayan parayı harcıyoruz.
Gelirimiz yetmediğinde kredi kartına başvuruyoruz.
Kart yetmediğinde taksit yapıyoruz.
Taksit yetmediğinde başka kart kullanıyoruz.
Bir süre sonra borcu borçla çevirmeye başlıyoruz.
Ve bunu bazen refah zannediyoruz.
Değil.
Kredi kartı limitinin yükselmesi vatandaşın zenginleştiği anlamına gelmez.
Asıl refah, vatandaşın borçlanmadan ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir.
Bir öğretmenin…
Bir emeklinin…
Bir işçinin…
Bir esnafın…
Ay sonunda hesabına baktığında gelecek ayı düşünerek korkmamasıdır.
FAİZ DÜŞMELİ, AMA NASIL?
Burada yanlış anlaşılmak istemem.
“Faizi yarın sabah tek haneye indirin” demek kolay.
Ekonomi böyle yönetilmiyor.
Enflasyon yüksekken kontrolsüz bir faiz indiriminin kur, fiyatlar ve vatandaşın alım gücü üzerinde başka sonuçları olabilir.
Dolayısıyla mesele sadece faizin düşmesi değildir.
Faizin düşebileceği ekonomik ortamın oluşturulmasıdır.
Kalıcı şekilde enflasyonu düşüreceksiniz.
Kamuda tasarrufu sağlayacaksınız.
Üretimi artıracaksınız.
Enerjide dışa bağımlılığı azaltacaksınız.
Tarımı destekleyeceksiniz.
Sanayicinin finansmana ulaşmasını sağlayacaksınız.
Vergi yükünü daha adaletli dağıtacaksınız.
Ve nihayetinde faiz de sürdürülebilir şekilde aşağı gelecek.
Benim itirazım yüksek faizin geçici bir ilaç olarak kullanılmasına değil.
Bu ilacın yan etkileri nedeniyle hastanın kaybedilmesine.
Çünkü esnafı kaybedersek…
Üreticiyi kaybedersek…
Sanayiciyi kaybedersek…
Yatırımcıyı kaybedersek…
Enflasyonu düşürdüğümüzde üretim yapacak insan bulmakta zorlanırız.
SOKAK BAŞKA ŞEY SÖYLÜYOR
Ekonomi yönetimi elbette rezervlere, cari açığa, enflasyon beklentilerine ve makroekonomik göstergelere bakacaktır.
Bakmalıdır da.
Ama bir gösterge daha var.
Sokak.
Çarşıya çıkın.
Esnafa sorun.
Pazara gidin.
Üreticiyle konuşun.
Bir işçi ailesinin mutfağına bakın.
İnsanların büyük bölümü geleceğe ekonomik anlamda güvenle bakamıyorsa orada üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun vardır.
Çünkü ekonominin nihai amacı grafiklerin düzelmesi değildir.
İnsanın hayatının düzelmesidir.
Ben ekonomide başarının ölçüsünü çok basit görüyorum:
Esnaf kepengini korkmadan açabiliyor mu?
Üretici gelecek yıl yeniden üretmek istiyor mu?
Genç bir insan “Bir işletme kuracağım” diyebiliyor mu?
Çalışan aldığı maaşla ay sonunu getirebiliyor mu?
Emekli torununa harçlık verirken iki kere düşünüyor mu?
Bunlara vereceğimiz cevaplar ekonominin gerçek karnesidir.
KISSADAN HİSSE
Para elbette değerlidir.
Ama paradan daha değerli bir şey vardır:
Üretmek.
Çünkü para bankada durduğunda sahibini zenginleştirir.
Üretime girdiğinde ise bir ülkeyi zenginleştirir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, parası olanın daha fazla para kazandığı değil; çalışan, üreten, yatırım yapan ve istihdam sağlayanın kazandığı bir ekonomik düzendir.
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği bankalardaki mevduatın büyüklüğü değil;
Fabrikalarının bacasının tütmesi…
Esnafının kepengini umutla açması…
Çiftçisinin yeniden ekmek istemesi…
Ve vatandaşının yarına güvenle bakabilmesidir.
Umarım ekonomi politikalarımızın sonunda ulaşacağımız yer de tam olarak burası olur.
Kalın sağlıcakla…