Geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabımdan bir soru sordum:
“Aynı bölgede, aynı üründe, aynı şartlarda üretim yapılırken Kumluca halinde biber neden Beykent’e göre kilogram başına yaklaşık 5 TL daha düşük işlem görüyor?”
Aslında mesele sadece 5 TL değildi.
Mesele; üreticinin alın teri, piyasanın işleyişi ve Batı Antalya’nın tarımsal geleceğiydi.
Açıkçası bu soruyu gerçekten anlamadığım için sordum. Çünkü iki hal arasında yalnızca 10 kilometre mesafe var. Üretici aynı, ürün aynı ama fiyat farklı… Bu durum doğal olarak soru işaretlerini beraberinde getiriyor.
Tabii burada bir gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor. Havaların sıcak seyretmesiyle birlikte ürün tonajındaki artışla da yüzleşiyoruz. Özellikle Mersin’de bu dönemlerde biber üretiminin yoğun olması ve hallerde fiyatların 10 TL seviyelerinde işlem görmesi, haliyle bizim bölgedeki hal piyasasını da doğrudan etkiliyor.
Piyasa sadece bulunduğumuz bölgeyle değil, çevre illerdeki üretim ve arz dengesiyle de şekilleniyor.
Buradaki en önemli kıstası da belirtmekte fayda var: Böcekli üretim yapılması, doğal toprak yapısı ve iklim avantajı sayesinde Türkiye’nin belki de en kaliteli biber çeşitleri Mavikent’te yetişiyor.
Ancak fiyatların aşağı yönlü seyretmesi, üreticinin ürününü maliyetinin altında vermesi anlamına geliyor. Bu da emek veren çiftçinin kazanmak yerine zarar etmesine neden oluyor. Tarımın sürdürülebilirliği açısından bu durumun dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.
Bazen sorgulamak gerekir. Çünkü doğruyu ancak sorgulayınca bulabiliyoruz.
Bu paylaşımım sonrası çok sayıda yorum geldi.
Kimisi “Kumluca piyasayı düşürüyor” dedi, kimisi “Beykent piyasayı şişiriyor” dedi. Kimisi komisyoncuyu suçladı, kimisi tüccarı…
Ama ben meseleye sloganla değil, araştırmayla yaklaşmak istedim.
Bu kapsamda; Kumluca Yaş Sebze Meyve Komisyoncuları Derneği Başkanı Rahmi Açıkyürek, Kumluca Tüccarlar Derneği Başkanı Osman Öcal, Beykent Yaş Sebze Meyve Komisyoncuları Derneği Başkanı Abdülkadir Özaltın, Beykent Tüccarlar Derneği Başkanı Mazhar Yel ve Kumluca Çiftçiler Derneği Başkanı Hasan Yalçın ile görüştüm.
Sadece başkanlarla değil; komisyoncu, tüccar, ihracatçı, marketçi, kurutmacı, çiftçi ve sektörün içindeki birçok paydaşla da konuştum.
Görüştüğüm isimlerden çıkardığım sonuç şu oldu: Kimsenin ortak amacı piyasayı batırmak değil. Çünkü sistemin her halkası güçlü piyasadan besleniyor.
Öncelikle şunu anlamak gerekiyor:
Hal piyasası masa başında tek kişinin belirlediği bir sistem değil.
Sabahın ilk saatlerinde, hal meydanında komisyoncuların, tüccarların ve sektör temsilcilerinin oluşturduğu piyasa arz-talep dengesine göre şekilleniyor.
Eğer ürün fazlaysa ve tüketim düşükse istediğiniz kadar “100 TL fiyat belirledik” deyin; alıcı yoksa o mal mecburen aşağıya gidiyor.
Piyasanın temel mantığı bu.
Ancak işin dikkat çeken tarafı şu:
Kumluca halinde düşük görünen fiyatların yanında kaliteye göre çok daha yüksek rakamlara ürün alan komisyoncular, tüccarlar da var.
Örneğin domates piyasası 80 TL seviyesinde oluşsa bile kaliteli ihracat ürünü 100–130 TL’ye kadar alıcı bulabiliyor.
Yani aslında kalite her yerde fiyatı belirliyor.
Şimdi gelelim komisyoncu meselesine…
Son günlerde bazı komisyoncuların ve dernek başkanlarının hedef gösterildiğini görüyorum.
“Kumluca piyasayı düşürdü” söylemiyle top sürekli hal yönetimlerine atılıyor. Haliyle Beykent halinde, piyasanın düşük seyretmesi nedeniyle komisyoncular da çiftçiyle karşı karşıya gelmemek adına sorumluluğu Kumluca haline yönlendiriyor.
Hal böyle olunca da işin aslı araştırılmadan insanlar hedef haline geliyor, ağır eleştirilere, hakaretlere ve hatta beddualara maruz kalıyor.
Bakın…
Komisyoncunun kazancı yüzde üzerinden.
Ortalama yüzde 8 civarında bir sistem var.
20 TL’ye satılan üründen elde ettiği gelir başka, 100 TL’ye satılan üründen elde ettiği gelir başka.
Yani mantık olarak fiyatın yükselmesi komisyoncunun da, tüccarın da, ihracatçının da işine gelir.
Gelelim Beykent meselesine…
Yaptığım görüşmelerde şunu öğrendim:
Beykent halinde özellikle biber ürünlerinde bir taban fiyat politikası uygulanıyor.
Amaç üreticiyi ayakta tutmak ve sezonu daha uzun vadeye yaymak.
Çünkü üretici bugün kazanamazsa yarın ürününe bakım yapmaz.
Bakım yapılmazsa kalite düşer.
Kalite düşerse ihracat zarar görür.
Bu nedenle bazı ürünlerde piyasa yüksek tutulmaya çalışılıyor.
Aslında burada bir kazan-kazan modeli oluşturulmaya çalışılıyor.
Bazı durumlarda üretici kazanırken, tüccar ya da ihracatçı daha düşük kâr etmeyi göze alabiliyor.
Çünkü uzun vadede kaliteli üretimin devam etmesi hedefleniyor.
Ancak burada çiftçinin kafasını karıştıran başka bir durum da var.
İhracata giden ürün farklı fiyat, iç piyasaya giden aynı ürün farklı fiyatla işlem görüyor.
Örneğin ihracata giden biber 25 TL, iç piyasaya giden aynı ürün 15 TL olabiliyor. Bazende çok daha düşük fiyatlara işlem görebiliyor.
İşte üreticinin soru işaretleri tam da burada başlıyor.
Bir başka önemli konu da fiyat yazım sistemi.
Bazı ürünlerde piyasa başka oluşuyor, sisteme yazılan fiyat başka oluyor.
Örneğin cumartesi oluşan piyasa pazartesiye yansıyor.
Aradaki süreçte fiyat düşerse üretici zarar ediyor.
Bu sistemin daha şeffaf hale gelmesi gerekiyor.
Elbette çiftçilerin de bazı iddiaları var.
Özellikle bazı üreticiler, Kumluca halinde hem üretici olan hemde müstahsili fazla olan belli isimlerin piyasayı yönlendirdiğini düşünüyor.
Ancak yaptığım görüşmelerde şunu gördüm:
Kimsenin düşük piyasadan kazancı yok.
Çünkü sistemin her halkası birbirine bağlı.
Çiftçi üretmezse tüccar olmaz.
Tüccar olmazsa ihracat olmaz.
İhracat olmazsa piyasa küçülür.
Piyasa küçülürse üretici zarar eder.
Elbette üreticinin daha güçlü kooperatifleşmesi ve pazarlama gücü kazanması önemli.
Ancak bugün mevcut sistemde üretici, tüccar, komisyoncu ve ihracatçı birbirini tamamlayan bir yapı oluşturuyor.
O yüzden artık birbirimizi suçlayarak değil, ortak akılla hareket etmek zorundayız.
Benim düşüncem net:
Tarımın başkenti Kumluca diyorsak diğer hallere bakarak değil, diğer haller bize bakarak piyasa kurmalı.
En kaliteli ürünü biz üretiyorsak, piyasayı da biz belirlemeliyiz.
Ama bu ancak BİRLİKLE olur.
Kumluca ayrı, Beykent ayrı hareket ederek değil; ortak piyasa anlayışıyla olur.
Konunun yalnızca fiyat tarafı değil, tarımın yapısal sorunları da dikkat çekiyor.
Bir diğer dikkatimi çeken konu ise ürün taşıma sistemi oldu.
Çağ dışı olan mesele ise hâlâ plastik çuvalla ürün taşınması…
Demre’de, Kaş’ta, Finike’de birçok yerde kasa sistemi yaygınlaşırken bizim hâlâ çuvalla biber taşımamız kabul edilebilir değil.
Çuvalla taşınan ürün eziliyor.
Raf ömrü düşüyor.
Zayiat artıyor.
Hem üretici hem ülke ekonomisi zarar görüyor.
Üstelik sağlık açısından da risk oluşturuyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı ile Antalya Valiliği’nin bu konuda acil düzenleme yapması gerekiyor.
Plastik çuvalla taşıma sistemi artık son bulmalı.
Kasa sistemi zorunlu hale gelmeli.
Şunu da net söyleyeyim:
Yaptığım görüşmelerde dernek başkanlarının samimiyetine inandım.
Hiçbirinin üreticinin hakkını tüccara, tüccarın hakkını üreticiye peşkeş çekecek insanlar olduğunu düşünmüyorum.
Ama ortada ciddi bir iletişim problemi olduğu da açık.
Kumluca hali ayrı, Beykent hali ayrı hareket ederek bu iş yürümez.
Artık herkes egolarını bir kenara bırakmalı.
Çünkü hepimiz aynı gemideyiz.
Çiftçisi…
Komisyoncusu…
Tüccarı…
İhracatçısı…
Marketçisi…
Kurutmacısı…
Bu sistemde herkes birbirine bağlı.
Bir taraf zarar ettiğinde sonunda herkes zarar eder.
BENİM ÖNERİM ŞU:
ORTAK PİYASA kurulmalı, ancak iki ayrı sistemle işlem yapılmalı. İÇ piyasa ve İHRACAT piyasası birbirinden ayrılmalı.
Çünkü ihracatın dinamikleri farklı, iç piyasanın dengeleri farklı. Aynı sistem içinde yürütüldüğünde hem fiyat karmaşası yaşanıyor hem de üretici açısından soru işaretleri oluşuyor.
İç piyasa ayrı, ihracat ayrı değerlendirilirse hem daha şeffaf bir yapı oluşur hem de üretici, tüccar ve komisyoncu açısından daha sağlıklı bir piyasa düzeni kurulabilir.
Bir diğer dikkat çekmek istediğim konu ise son dönemde sosyal medyada ortaya çıkan sözde piyasa yorumculuğu meselesi…
Çiftçinin hakkını savunduğunu iddia ederek sabahın erken saatlerinde hal içinden fiyat paylaşan, “Patlıcan ağır gidiyor”, “Domates çöktü”, “Biber yükseliyor” gibi açıklamalar yapan bazı kişiler farkında olmadan ya da bilinçli şekilde piyasaya zarar veriyor.
Çünkü sosyal medyada oluşturulan algı yalnızca çiftçiyi değil; alıcıyı, tüccarı ve ihracatçıyı da etkiliyor.
Bu durum piyasada temkinli davranılmasına ve alımların yavaşlamasına neden olabiliyor.
Sonrasında çiftçi paniğe kapılıyor.
Aynı anda yüzlerce üretici ürününü toplamaya yöneliyor ya da tam tersine beklemeye geçiyor. Fiyat yükselecek ya da düşecek algısıyla hareket eden çiftçi, bazen ürünün hasat edilmemesi gereken dönemde toplamak zorunda kalıyor.
Maalesef bu durum da beraberinde ciddi riskler getiriyor. Erken veya plansız hasat nedeniyle pestisit kalıntısı gibi istenmeyen sonuçların ortaya çıkma ihtimali doğuyor.
Sonuç?
Arz-talep dengesi bozuluyor.
Verilen siparişler iptal edilebiliyor.
Ürün yığılması yaşanıyor.
Fiyat aşağı kırılıyor.
En büyük zararı yine üretici görüyor.
Piyasa; bağırarak, algı oluşturarak ya da canlı yayın açarak kurulmaz.
Piyasa kaliteyle, arz-talep dengesiyle ve güvenle oluşur.
Daha da kötüsü bazı kişiler kendilerini bu piyasanın sahibi gibi görmeye başladı.
Oysa bu piyasanın sahibi; serada gece gündüz çalışan üretici, risk alan tüccar, malı pazarlayan komisyoncu, ihracatçı, işçi, kamyoncu…
Yani bu zincirin tamamıdır.
Takipçi uğruna insanların emeğiyle oynanmaz.
Çünkü işin sonunda sadece maddi zarar değil; vebal ve kul hakkı da var.
SON SÖZ
Bazen bir soru sormak kavga çıkarmak için değil, doğruyu bulmak içindir.
Çünkü konuşmadan çözüm olmaz.
Ama konuşurken birbirimizi suçlayarak değil, aynı sofrada oturduğumuzu unutmadan konuşmalıyız.
KISSADAN HİSSE
Eskiden Kumluca halinde sabah ezanı okunurken başlayan pazarda insanlar önce birbirinin yüzüne bakardı.
“Şükredilir, Bereketli olsun” denilirdi.
Çünkü bilinirdi ki bu ovada biri kaybederse aslında herkes kaybeder.
Şimdi yeniden o ruhu hatırlama zamanı…
Birbirimizi suçlayarak değil, birbirimize omuz vererek büyüme zamanı.
Çünkü bu ova; kavgayla değil, birlikle bereket verir.
Kalın sağlıcakla…