Bir kenti değiştirmek büyük laflarla başlamaz.
Bir kenti değiştiren şey, çoğu zaman küçük bir rahatsızlıktır.
İçine sinmeyen bir cümle, yanlış gelen bir manzara,
“Böyle olmak zorunda mı?” diye soran iç ses…
İşte o ses, bir kum tanesidir.
Kum tanesi küçüktür;
ama küçüklüğü yüzünden susmaz.
Tam tersine, “Ben küçüğüm” deme lüksü olmadığı için konuşur.
Çünkü bilir: susarsa, büyüklere teslim olur her şey…
Kentler çoğu zaman büyük kararlarla değil,
küçük kabullenişlerle çürür.
“Benden ne olur ki?” cümlesi,
en hızlı beton dökümüdür bir kentin vicdanına…
Oysa etik dediğimiz şey,
kitaplarda yazan soyut kurallar değil;
gündelik hayatta verdiğimiz küçük kararlardır:
Görüp görmezden gelmek mi?
Duymak mı, susmak mı?
Dahil olmak mı, kenarda kalmak mı?
Kum tanesi etiği tam da burada başlar.
Bu kent hayalinde kimse kahraman değildir.
Çünkü kahramanlık, başkasının yerine düşünmektir.
Oysa etik, başkasının düşünmesine alan açmaktır.
Kahramansız bir iyilik hâli…
Gösterisiz, alkışsız, afişsiz, görüntüsüz…
Bir çocuğun sorduğu soruya sabırla cevap vermek,
bir ağacın kesilmesine “neden?” diye sormak,
bir haksızlık karşısında “normal” dememek…
Bunların hiçbiri devrim değildir belki.
Ama hepsi devrimin altyapısıdır.
Bir kişiyle olmaz, evet.
Ama bir kişi olmadan da hiç olmaz…
Öyle değil mi?
Kum taneleri bir araya gelmeden kumluk oluşmaz.
Kumluk olmadan ne tepe olur ne yol.
Ne de rüzgârın yönünü değiştiren fırtına…
Bu yüzden bu kent,
kendini gerçekleştirmeyen insan bırakmaz.
Çünkü kendini gerçekleştiremeyen insan,
başkasının hayatından pay umar.
Kum tanesi etiği,
“ben” ile “biz” arasındaki en dürüst köprüdür.
Ne bireyi kutsar,
ne kalabalığı masum sayar…
Sadece şunu söyler:
“Yük seninle başlar ama sende bitmez.”
Ve işte tam burada,
Kumluca hayali biraz daha somutlaşır.
Bir kent değil sadece;
bir duruş, bir ahlak, bir yaşam biçimi olarak…
Faşizme inat demokrat duruşla sınanmak…
Vesselam…