“Binlerce çiçek büyütmek varken içimizde; sevgisizlikle, güvensizlikle, değersizlikle, kimsesizlikle, korkularla ve yorgunluklarla uçsuz bucaksız bir çöl yarattık. Dışımız yağmur altında sırılsıklam, içimizde kumlar tutuşuyor.”
İnsan, tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar zengin olmadı; ama belki de hiçbir zaman bugünkü kadar yoksul da olmadı.
Çünkü insanın gerçek serveti sahip oldukları değil, içinde yaşattıklarıdır.
Medeniyet dediğimiz şey; yollar, köprüler, gökdelenler ve makineler üretmekten ibaret değildir. Asıl medeniyet, insanın iç dünyasını yeşertebilme gücüdür. Dışarıya betonlar yığarken, içeriyi ihmal eden her uygarlık, bir gün kendi çölünde kaybolmaya mahkûmdur.
Adına gelişme dediğimiz bu illüzyon insanlığın en büyük trajedisidir.
Artık bir çok şeyi ölçebiliyoruz; ama bir çok şeyi gerçekten tartamıyoruz. Başarıyı rakamlarla, mutluluğu tüketimle, değeri görünürlükle, bilgeliği ise bilgi yığını ya da bilgiçlikle karıştırıyoruz. Oysa gerçek, sayılarla değil anlamlalarla vardır.
Baş döndüren bir teknoloji çağındayız. Teknoloji elbette insan aklıyla üretilmektedir. Ancak teknoloji üreten akıl, insanlığın geleceği ile ilgili pek kafa yormuyor. Teknoloji bize kolaylıklar üretiyor. Riskleri de ortaya koyuyor. Ancak bu riskler hep halı altına süpürülüyor.
Daha hızlı gidiyoruz, daha kolay yaşıyoruz, ama nereye varacağımızı, nerede kalacağımızı umursamıyoruz.
Daha çok konuşuyoruz ama daha az anlıyoruz.
Daha çok görüyoruz ama daha az fark ediyoruz.
Daha çok istiyoruz ama daha az veriyoruz.
Çünkü insan, dış dünyayı ele geçirmeye çalışırken iç dünyasını ihmal ediyor.
Sadece topraklar çölleşmiyor. Kalpler çölleşiyor.
Güven, dostluk, merhamet, paylaşım, ortak yaşam… çölleşirken; güvensizlik, umursamazlık, acımasızlık… çalılıkları kümeleniyor.
En büyük kuraklık, toprağın susuzluğu değil; vicdanın susuzluğudur.
En büyük yalnızlık ise kimsenin olmaması değil, insanın kendi gerçeğinin farkına varamayışıdır.
Felsefenin en eski sorusu “İnsan nedir?” sorusuydu. Modern çağ bu soruyu değiştirdi: “İnsan neye sahiptir?” O andan itibaren varoluş, sahip oluşun gölgesinde kaldı. Erich Fromm’un ifadesiyle, “olmak” yerine “sahip olmak” hayatın merkezine yerleşti. Sonuçta eşyalar çoğaldı, insanlar eksildi. Bencillik çoğaldı, birliktelik eksildi.
Herkes görülmek istiyor ama görmek istemiyor. Anlaşılmak istiyor ama anlamaya yanaşmıyor. Çünkü görünür olmaz egolara iyi geliyor. Anlamaya çalışmak gerçeklerle yüzleşmeyi gerektiriyor. Gerçeklerle yüzleşmek cesaret istiyor!..
Toplumlar da insanlar gibidir. Bir toplumun gelişmesi sadece ekonomi ile ölçülmez. Gerileme; gerçeğin değerini kaybettiği, adaletin adaletsizleştiği, vicdanın köreldiği an başlar.
O andan sonra çiçek bahçelerine beton dökülmüş olur. Betonlarda tohum çimlenmez. Betonlarda çiçekler açmaz. Betonlarda umutlar yeşermez.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, insanın dışındaki eksiklikleri tamamlayınca mutlu olacağını sanmasıdır. Oysa insanın dışındaki boşluklar çokluk ile dolabilir belki ama içindeki boşluk, ancak anlamla dolar.
Anlam ise satın alınmaz. Üretilmez.
Dayatılmaz. Yaşanır!
Bu yüzden dışarıdaki yağmur, içimizdeki yoksunluğu serinletmiyor. Yağmur bedeni ıslatır, ruhu değil. Ruh ancak sevgiyle serinler. Anlamla serinler.
Dünyadaki bütün medeniyetleri insanlar kurmuştur. Şehirleri insanlar oluşturmuştur. Bir çok medeniyet kendi ördüğü duvarların arasında yok olup gitmiştir. Çünkü insanı yaşatan duvarlar değildir. İnsanlığıdır!..
Binlerce yıl öncesi yapılmış devasa piramitleri hayranlık ve şaşkınlıkla izleyen insanlar; sebeplere, gerekliliğe ve çekilen zahmetlere kafa yormuyor. Yorulmayan kafalarla kendi mezarlıklarını da mermerlerle kaplıyor.
Akıl ve zenginlikle kurduğumuz yapaylıklar, doğaya olan karşı duruştur. İnsanın doğası, insani duygularını kaybetmemesidir.
Sevgi, adalet, vicdan tohumlarının olmadığı çöle yağmur yağdırmak, çölü yeşertmez.
O çöle çiçek açabilecek tohumlar serpebilmek gerekir…
Esen kalınız!..