Bir ağacı düşünün...
İlk bakışta sessizdir. Yerinden kıpırdamaz. Oysa onun içinde mevsimler boyunca görünmeyen büyük bir hareket yaşanır. Kökleri toprağın derinliklerine inerken dalları gökyüzüne uzanır. Çiçek açar, meyve verir, sonra tohumlarını rüzgâra, kuşlara, suya ve toprağa emanet eder…
İşte tam burada ağacın gerçek doğumu başlar… Aynı hamile bir kadın gibi…
Hamile bir kadın aslında yalnızca bir bebek doğurmaz. O, aynı zamanda yeni bir benliği, yeni bir ilişkiyi, yeni bir kimliği ve yeni bir hayatı dünyaya getirir. Doğum, yalnızca bedenin değil, ruhun da en büyük dönüşümlerinden biridir…
Doğaya baktığımızda bunun yalnızca insana özgü olmadığını görürüz…
Çünkü ağaç, yalnızca tohum üretmez; geleceği üretir. Her tohum, içinde görünmeyen bir ormanın ihtimalini taşır. Bir tek tohumdan yüzlerce ağaç, binlerce dal ve sayısız canlı için yeni bir yaşam doğar…
Bu yüzden ağaç, aslında hiç doğumu bitmeyen bir annedir…
Meyvesini bıraktığında eksilmez; tersine çoğalır. Tohumlarını saçarken kendinden bir şey kaybetmez; kendisini dünyaya yayar. Rüzgâr onun ebesidir, yağmur ilk nefesi, toprak ise beşiğidir…
Belki de bu yüzden her ağaç, ömrü boyunca sürekli hamiledir…
Her ilkbaharda yeniden umut taşır. Her çiçekte yeni bir olasılık saklar. Her mevsimde kendisini yeniden kurar. Kuruyan dallarını bırakır, yenilerini büyütür. Eski kabuğunu kalınlaştırır, köklerini derinleştirir. Sadece çevresini değil, kendisini de yeniden doğurur…
Çiçek, henüz doğmamış meyvenin haberidir… Meyve ise henüz doğmamış ormanın... Bir tohum, yalnızca bir tohum değildir… İçinde köklerini, dallarını, gölgesini, üzerine konacak kuşları, altında dinlenecek insanları ve belki yüz yıl sonra yaşayacak çocukların nefesini taşır. Bir tek meşe palamudunun içinde binlerce meşe gizlidir…
Bu yüzden ağaç hiçbir zaman yalnız yaşamaz… Gelecekle birlikte yaşar… Sevgili Nazım’ın dile getirdiği gibi: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…”
İnsanın ruhu da buna benzemez mi?
Gerçek değişim yalnızca dışarıdan görülen olaylarla gerçekleşmez. İçimizde de görünmeyen tohumlar vardır. Kimi zaman bir kayıp, kimi zaman bir aşk, kimi zaman bir çocuk, kimi zaman da terapi odasında kurulan güvenli bir ilişki bu tohumların çatlamasına neden olmaz mı? En kötüsü de birilerinin sürekli olarak ölümüne şahitlik etmemizdir. Bir yalan, bir samimiyetsizlik, bir el uzunluğu, bir de bilerek isteyerek o davranışın etrafında dönüp durması…
İnsanlık süreci de bir bakıma ruhun tohum vermesidir…
İnsan, geçmişinin sert kabuklarını kırar. Çocukluğuyla yeniden karşılaşır. Anne babasıyla kurduğu ilişkiyi yeniden anlamlandırır. Kendisine yeni bir dil, yeni bir kimlik ve yeni bir yaşam alanı kurar. Tıpkı ağacın her yıl yeniden filizlenmesi gibi, insan da kendi ruhsallığını yeniden doğurur…
Belki de yaşamın en büyük sırrı burada saklıdır, kim bilir…
Doğum, yalnızca bir başlangıç değildir; sürekliliktir. Ne anne yalnızca bir kez doğurur ne de ağaç yalnızca bir kez tohum verir…
İkisi de yaşam boyunca, sessizce ve sabırla, kendilerini ve dünyayı yeniden doğurmaya devam eder…
"Yaşam, bitmiş bir hikâye değildir. Yaşam, kendisini durmadan yeniden doğuran sonsuz bir destandır."
Vesselam…