Edebimiz, ahlakımız, vicdanımız çiftçinin emeği ile halkın sofrası karşısında ciddi bir sınav veriyor…
Gün geçmiyor ki yeni bir haber, yeni bir iddia, yeni bir yolsuzluk tartışması gündemimizi sarsmasın. Şimdi de tarladan sofraya uzanan o uzun yolun üzerinde, çiftçiyi de tüketiciyi de karşı karşıya bırakan bir düzenle yüz yüzeyiz…
Basına da şöyle bir açıklamalarda bulunuldu:
“Ticaret Bakanlığı'ndan Hal Kayıt Sistemi, Tarım ve Orman Bakanlığı'ndan Çiftçi Kayıt Sistemi verileri alındı, Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu kapsamlı rapor hazırladı. Yaklaşık 1.029 çiftçinin beyanına başvurulup ürünün tarladan kaç liraya çıktığı ve tedarikçiye hangi şartlarda ulaştığı karşılaştırıldı.
41 büyük dağıtıcı firmanın 41 yöneticisi hakkında gözaltı kararı verildi, 22 ilde 109 iş yeri ve ikamette eş zamanlı arama başlatıldı.”
Daha sonra 39 yöneticinin gözaltına alındığı bildirildi. Bazılarının da tutuklandığı öğrenildi…
Suçlamalar: TCK 237 fiyatları etkileme, Vergi Usul Kanunu'na muhalefet, belgede sahtecilik ve TCK 282 suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama…
Bazı gazetelerin yazdıklarına yansıyan en çarpıcı iddia, ölmüş kişiler adına makbuz kesilmesi. Örneğin bir firmanın; “1 Ocak 2025 - 31 Mart 2026 arasında vefat etmiş 49 kişi adına 2.5 milyon TL'lik 87 müstahsil makbuzu düzenlediği, başka firmalarda da 39, 52, 65 ölü kişi adına milyonlarca liralık belge düzenlendiği raporda yer aldı. “
Çiftçiden alınan ürünün fiyatıyla tüketicinin ödediği fiyat arasındaki uçurum konuşuluyor. Sahte faturalar, gerçeği yansıtmayan irsaliyeler ve üreticinin alın teri üzerinden büyüyen kazançlar…
Tohumdan ya da fideden Komisyoncu Haline kadar giden süreci bilen biriyim… Seralara girip fide dikmiş, sonrasında şifon ile sulamış, bitkiler boylanınca bağlamasını yapmış, fisil ayıklamış, Bitkiler çatallanınca dolamasını yapmış, gübre verilmesini gerçekleştirmiş ve kışın o don vuran günlerde soba yakmış biriyim… O kutsal emeği ve sabrı birebir yaşamış, sonuçta ürün toplamış biriyim… Bu süreçlerin tümü çiftçinin ailesiyle yaptığı ve katmanlaşmış bir emek bütünü olduğunu bilen de biriyim… Bu yazımı da çiftçilere ve lokması her gün küçülen halka ithafla yazıyorum…
Ve bu emekten sonra ise: Bir tarafta emeğinin karşılığını almakta zorlanan çiftçi… Öte tarafta her geçen gün daha pahalıya alışveriş yapmak zorunda kalan tüketici… Ve bu iki tarafın arasında, sistemin boşluklarından yararlanarak kazancını büyüttüğü ileri sürülen bir kesim…
Bu süreçlerin tümünde iki kesim var ki, mutsuz çoğunluk; çiftçi ve yine mutsuz çoğunluk halk yani tüketici diğer yanda mutlu bir avuç kommisyoncu, tüccarr, kabzammal ve arracı…
Meselenin hukuki tarafı elbette devletin ve yargının işidir. Ama bizim üzerinde durmamız gereken başka bir tarafı daha var: Ahlak tarafı… Edep tarafı… Adalet tarafı…
Çünkü insan yalnızca kanunlarla sınanmaz. Bazen zamanla sınanır. Bazen para ile… Bazen güç ile… Bazen de başkasının emeği önüne konulduğunda verdiği kararla…
Zaman ile hareket, hareket ile de emek arasında garip bir ilişki vardır… Bütün çelişkilerde buradan kaynaklanıyor… Zamanı yavaşlatılmış hareket, hareketi de hızlandırılmış zaman olarak düşünebiliriz. İnsan hayatı da bu iki kavramın arasında akar gider.
Çiftçi aylarca bekler. Tohumu, fidesi toprağa düşer. Yağmur beklenir. Güneş beklenir. Çiçek beklenir. Meyve beklenir. Hasat beklenir. Çiftçinin zamanı böyledir…
O, zamanla kavga etmez… Toprağın zamanına boyun eğer… Çoluk çocuk bir aile o emeğin bir dişlisine dönüşür… Kapitalist çark döndükçe döner…
Fakat sofraya gelince ne olur?
Birileri, o aylarca süren emeğin karşısında zamanı kısaltarak daha fazla kazanç elde etmeye çalışır. Çiftçinin aylar süren emeği, birkaç dakikalık bir hesaplamanın içine sıkıştırılır… İşte çiftçinin en kâbus dakikaları…
İşte burada zaman yalnızca zaman olmaktan çıkar; Ahlaki bir meseleye dönüşür…
Çünkü başkasının aylarca harcadığı zamanı birkaç dakikada sömürmek, yalnızca ekonomik bir işlem değildir. İçinde bir vicdan meselesi vardır…
İnsan hangi haldeyse, vakti de odur. Hırs içindeyse hırsın vaktindedir. Kanaat içindeyse kanaatin… Merhamet içindeyse merhametin… Ve nefsinin peşindeyse, nefsinin… Hani şairin dediği gibi “Ne içindeyim hayatın ne de tam dışında…”
Saatler ilerliyordu… Takvim değişiyordu… Mevsimler birbirini kovalıyordu…
Ama insanın içindeki bazı şeyler hiç değişmiyor: Daha çok kazanma arzusu… Daha fazla sahip olma isteği… Başkasının hakkını kendi kazancına dönüştürme tutkusu…
Oysa tasavvuf bize çok başka bir şey söylüyor: Rızık yalnızca elde edilen değildir; hakkıyla elde edilendir…
Bir lokmanın içinde yalnızca buğday yoktur. O lokmada çiftçinin katmerlenmiş emeği vardır… Toprağın bereketi vardır. Güneş vardır. Yağmur vardır. Ve bütün bunların üzerinde bir emanet duygusu vardır. Yoksul olan çiftçinin emeği ve giderek küçülen yoksul insanların sofraları vardır…
Bir lokmayı büyütürken başkasının hakkını küçültüyorsak, o lokmanın bereketini de sorgulamamız gerekmez mi?
“Vakit nakittir” deriz… Ne kadar da modern bir cümle! Zamanı paraya çeviririz. Saatleri hesaplarız. Dakikaları hesaplarız. Verimlilik hesaplarız. Kâr hesaplarız… Çünkü kapitalist döngü bunu önerir: Bazen de çok önemli bir hesabı unuturuz: Kul hakkının hesabını…
İşte tasavvufun bize hatırlattığı yer burasıdır. Para kazanmak günah değildir. Ticaret yapmak günah değildir. Kâr etmek de değildir. Asıl mesele, kâr ile hak arasındaki sınırı koruyabilmektir…
Çünkü insanın kazancı büyürken vicdanı küçülüyorsa, ortada bir zenginleşme değil, başka türlü bir yoksullaşma vardır… Ki, daha katmanlı bir yoksullaşma…
Ben ne yapıyorum? Benim kazancımda başkasının hakkı var mı? Ben alışveriş yaparken üreticiyi düşünüyor muyum? Ben daha ucuza almak uğruna bir başkasının emeğinin karşılığını düşürüyor muyum? Benim rahatımın bedelini başka biri mi ödüyor? Birilerinin sofrasından çalıyor muyum? Milyonların sofrasına acı yüklüyor muyum?
Bir başka insan ise beklemeden, emek vermeden, yalnızca o emeğin üzerine konarak kazanmak isteyebilir…
İki insanın zamanı aynı değildir. Değildir: Birinin zamanı emekle, diğerinin zamanı hesapla ölçülür. Fakat hayatın büyük adaleti şudur: Zaman sonunda herkesi aynı yere götürür…
Toprağın altında ne tarlanın sahibi kalır ne Komisyoncusu… Ne Kabzımalı… Ne de aracısı… Ne servet kalır ne makam… Ne fatura kalır ne hesap… Geriye yalnızca insanın ne olduğu kalır… O halde zaman ile olan sınavımız nedir? Belki mesele, zaman akarken insan kalabilmektir. Daha hızlı koşarken daha az insan olmamak… Daha çok kazanırken daha az paylaşmamak… Daha çok tüketirken üreticiyi unutmamak…
Ve başkasının alın terini kendi servetimizin basamağı haline getirmemek…
Çünkü zaman akıyor. Hepimiz onun içindeyiz. Kimi tarlada bekliyor. Kimi pazarda hesap yapıyor. Kimi sofrada fiyatlara bakıyor… Kimi de bütün bunların arasında kendi vicdanının sesini dinliyordu…
Ve bazı hesaplar dünyada değil, insanın kendi vicdanında görülüyordu…
Vesselam…