Arabesk, müzikten çok daha fazlasıdır. Bir ses estetiği değil; bir hayat örgütlenmesi, bir sınıfsal sıkışmışlık biçimi, bir zihniyet rejimidir. Kent ile taşra arasında asılı kalmış, ne tam yoksul ne de tam kentli olabilmiş geniş bir toplumsal kesimin dünyayı algılama ve yaşama biçimidir arabesk…
Bu dünya, kadercidir. Sabırla değil, bekleyişle ayakta durur. Emekle değil, “bir gün olacak” hayaliyle beslenir. Ve en önemlisi: Arabesk, yoksulluğu kutsadığı kadar, zenginliği de eğreltir. Çünkü arabesk zihniyet, zenginliği üretimle değil, mülkiyetle tanımlar…
İşte tam bu noktada arabesk müziğin en büyük yıldızları yalnızca sanatçı değil, toplumsal hastalık belirtileri hâline gelir…
İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur…
Bu üç isim, sadece milyonların dinlediği şarkıların değil; arabesk yaşam kültürünün de zirve figürleridir. Yoksulluktan gelmiş, şöhretle ve parayla tanışmış, fakat o zenginliği modern bir sınıf bilincine dönüştürememiş bir kuşağın sembolleridir…
Sorun tam da burada başlar…
Bu isimlerin yaşamlarına baktığımızda; servetin, aileyi birleştiren değil parçalayan bir unsur hâline geldiğini görürüz. Çocuklar, kardeşler, eşler… Hepsi mülkiyetin çevresinde dönen gerilim hatlarının aktörlerine dönüşür. Tartışmaların merkezinde sevgi, emek ya da ortak üretim yoktur; arsa, şirket, para ve miras vardır…
İbrahim Tatlıses’in yıllardır bitmeyen aile içi servet çatışmaları, Orhan Gencebay’ın oğlu ile yaşadığı mülkiyet temelli küskünlük, Ferdi Tayfur’un ölümünün ardından çocukları arasında ortaya çıkan miras gerilimi… Bunlar kişisel trajediler değil; arabesk zihniyetin kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Burada sormak gerekiyor:
Bu çocukların neden bir mesleği yok?
Neden üretimle değil, mirasla tanımlanan bir hayat sürüyorlar?
Neden servet, onları bağımsız bireyler değil; mülke bağımlı figürler hâline getiriyor? Hatta burada Muhittin Böçek’in oğluyla, tutuklu Manavgat belediye başkanını oğluyla ürettiği “suç” ilişkisi de bunlara örnektir…
Çünkü arabesk yaşam, emeği değil kaderi öğretir. Sürekliliği değil anlık yükselişi yüceltir. Eğitim, meslek, kurumsallık bu dünyada tali unsurlardır. Asıl olan “baba”dır. Baba hayattayken her şey ondan beklenir; baba öldüğünde ise her şey yağmalanır…
Arabesk kültürde mülkiyet, modern anlamda bir sorumluluk alanı değildir. Bir değer üretme aracı hiç değildir. Mülkiyet, gücün somutlaşmış hâlidir. Bu yüzden paylaşılmaz; kavga edilir. Aile, sevgi temelinde değil, servetin etrafında tutulan gevşek bir çemberdir…
Güllü’nün “Ben ölürsem sorumlusu çocuklarımdır” sözü, bu çemberin ne kadar çürük olduğunu gösteren çarpıcı bir itiraftır. Bu bir anne öfkesi değil; arabesk yaşamın vardığı yerin acı bir özetidir. Çünkü bu dünyada ölüm bile bir rahatlama değildir; miras, mezarın başında bile çatışma üretir…
Arabesk, yoksullukta dramatiktir; zenginlikte ise trajiktir. Çünkü zenginlik, bu zihniyeti dönüştürmez; aksine, bütün çarpıklıklarını görünür kılar. Üretmeyen zenginlik, eğitimsiz güç ve mirasla aktarılan statü; kuşaktan kuşağa parazit bir yaşam üretir…
Bu yüzden arabesk müzik hâlâ yaşıyor. Çünkü arabesk yaşam hâlâ sürüyor. Kentleşme tamamlanmadıkça, sınıfsal geçişler sağlıklı kurulmadıkça, mülkiyet emekle ilişkilendirilmedikçe bu kültür sadece biçim değiştirir; yok olmaz…
Bu çukurda da zenginiyle fakiriyle böylesi yaşamların ne kadar tanığı olduğumuzu da unutmamak gerekir…
Belki de artık şu soruyu sormak gerekiyor… ‘Arabesk neden seviliyor?’ sorusu yerine Arabesk neden bu kadar çok miras kavgası üretiyor?
Vesselam…