Herkesin vardır bir hikayesi... Çocukluğunun bahçelerinden, kırlarından, çam kokulu dağlarından; başıboş taylar gibi taşıdığı coşku, heyecan ve sevinçlerinden, hayat mücadelesinin bozkırlarına uzanışının hikayesi. Nasıl yaşanacağını bilmediği; nerelerde, kimlerle karşılaşacağını kestiremediği, mutsuzluk ya da yılgınlıklarını düşünmediği hayat yolunun hikayesi...

Kah dostlukların tap yaptığı, kahkahaların yankılandığı, coşkulu muhabbetlerin ballandığı, bitmesi istenmeyen anların hikayesi...

Kah çıkmazlardan geri dönülen kah uçsuz bucaksız, kah vardım sanılan ama hep uzayan yolların hikayesi...

Binlerce mekan, binlerce kahramanın girip çıktığı; kısa ya da uzun yol arkadaşlıklarının kurulduğu yaşam yolculuğunun öğretilerinin ağır birikimlerinin hikayesi...

Sırta vurulan kırgınlıkların, yalnız soluklanılan yorgunlukların, hüzünlü yüzlerin, soluk gülüşlerin hikayesi...

İki nefes arasında geçip giden yılların hikayesi...

Takvimler bir bir düşüyordu ama eskisinin yenisi olan zaman, bugünün eskisiydi.

İnsanlar daha azdı, daha temizdi, daha içtendi, daha merhametliydi, daha mertti… Hal hatır sorulur, yardımlaşılır, güvenilirdi. Öküz altında buzağı aranmazdı. Arkadan kuyu kazılmazdı. Çıkar hesapları yapılmaz, paraya bu denli tapılmaz, helala haram katılmaz, kolay adam satılmaz, namert gölgesine yatılmazdı.

Ufak tefek inatlaşmalar, anlaşmazlıklar, tartışmalar olurdu elbette. Hatta kırgınlıklar, dargınlıklar da olurdu. Ama kötülük çok değildi. İnsanlar birbirini daha çok severdi. Bu kadar kutuplara bölünmemişti. Birbirine düşman edilmemişti. Gözler kör edilmemişti. Vicdanlar bu kadar küçülmemişti. Adalet henüz tükenmemişti.

Kuru katık da yenirdi, bal börek de… Kimse kimseye yediğini, içtiğini göstermeye çalışmazdı. Düğüne mutluluğu paylaşmak için, cenazeye üzüntüyü paylaşmak için gidilirdi. Fotoğraf çektirip, kendini gösterip takiyye yapılmazdı. Zaten herkes elinde kamerayla gezmezdi. Yoktu da!.. İyilik de gizliydi, ibadet de…

Yollar çamurdu, ayaklar yalın. Söğüt ağaçları, iğde ağaçları uzanırdı yol boylarında, dere kenarlarında… Bahçeler allı, morlu süslenirdi baharda. Meyveler sallanırdı dallarında yaz sıcaklarının. Yaylalar şenlenirdi sürülerin ilk gençliğinde. Güzler güzdü sarı yaprak yığınlarının serin hışırtılarında. Kışlar kıştı sağanak yağmurlarında, sabah kırağılarında, ocak başlarında…

Taze ekmek kokusu yayılırdı her tüten ocaklıklardan. Ayran kokulu tereyağı sızardı sıcak ekmeklerin arasından. “Askıda ekmek” yoktu. “Komşuda pişen bize de düşer”di. Kapılar kilitlenmezdi.

Depremlerde duvarlar çökmezdi insanların üstüne. Asfaltlarda telef olmazdı gencecik fidanlar… Sular özgür akardı kendi yataklarında.

Çıplak söylenirdi türküler avaz avaz. Rüzgarlara savrulurdu harmanlar. Tek gürültü bulutların çarpışmasıydı. O da gürleyeceğini bildirirdi karanlığı delen ışığıyla. Sokaklar karanlıktı belki ama gönüller aydınlıktı.

Kuşlar seranata başlardı sabahın ilk ışıklarında. Güneşi gölgelerdi göç yollarında alaylar. Danslar ederlerdi sazlıklarda, bostanlarda. Ürkek şekişlerinde mesafeli, seviyeli dostluklara örnek bir konup bir uçarlardı. Gökyüzü onlarındı; otlar, tohumlar, bağlar, bahçeler onlarındı…

Zaman mı insanı değiştirdi, insan değişecekti de zamanı mı bahane etti? Hiç durmuyorken dünya ve güneş, insan zamana nasıl yetişecekti?

Hikayeler var geçmişte kalıp, yok olan. Hikayeler var yeni; eskiyip gidecek olan… Hikayeler var, nefes alıp vermek arasındaki mesafe kadar. İyilik de kötülük de sadece ömür kadar…

Herkes ektiğini biçer. İnsan biriktirdiğini bırakır öyle gider!..

Işıltılar içinde bulamadığını, bazen gözünü kapatınca bulursun. Geçmişte kalma şansımız yok. Ancak zamana, dünden geleceğe tutunursan güzel hikayeler oluşturursun!..

Esen kalınız!..