“İşitmeden gören biri, görmeden işitenden çok daha tedirgindir.” Bu söz Alman yazın insanına sahip.. Georg Simmel, modern kent insanını anlatırken çarpıcı bir karşılaştırma yapar: “İşitmeden gören biri, görmeden işitenden çok daha tedirgindir.” Bu cümle, yalnızca bireysel bir ruh hâlini değil, kentin kurduğu toplumsal düzeni de ele verir. Çünkü kentte insanlar artık birbirlerini duyarak değil, bakarak tanır. Bakış vardır ama temas yoktur; yakınlık vardır ama ilişki yoktur…
Simmel’e göre büyük kentlerde görme duyusu, işitmenin önüne geçmiştir. İnsanlar birbirlerine bakar ama konuşmaz; aynı kaldırımı paylaşır ama aynı hikâyeye ortak olmaz. Gürültü, motor sesi, kalabalık, insan sesini bastırır. Böylece kent, insanı birbirinden ayıran görünmez duvarlarla örülür.
Bu kopuş yalnızca sokakta değil, kentin hafızasında da yaşanır. İşte tam bu noktada yerel basın devreye girer. Yerel gazeteler, bir kente gelen “yabancı” ile orada kalanı, sorunla yaşayanla sorunu yöneten arasındaki mesafeyi kapatması gereken araçlardır. Kentin kulağı ve dili olması beklenir. Ancak çoğu zaman yerel basın da kentin görme rejimine teslim olur: Görür ama duymaz, yazar ama hissetmez…
Her yıl 10 Ocak’ta tekrarlanan “Çalışan Gazeteciler Günü” bu durumun simgesel bir ritüeline dönüşür. Gazeteciler kentin kaptan köşküne davet edilir, hediyelere boğulur, fotoğraflar çekilir. Ertesi gün manşetlerde tebessüm eden yüzler, teşekkür cümleleri ve iyi dilekler vardır. Ama aynı kentte çözümsüz kalan sorunlar, sessiz mahalleler, görünmeyen insanlar yine görünmez kalır…
Bu törenler, gazeteciliğin eleştirel damarını törpüleyen bir tür kent sadakası işlevi görür… Yıllık olarak alınan bu sembolik ödüller, kalemin sivriliğini köreltir. Simmel’in söylediği gibi, kentte duygular körelir; ilişki yerini mesafeye bırakır. Gazetecilik de bu mesafeye alıştığında, kentle arasına camdan bir duvar örer...
Böylece şehirleşme yalnızca betonun artması değil, aynı zamanda itirazın azalması hâline gelir. Kent büyürken, sorular küçülür. Görüntü çoğalır, ses azalır. Haber sayısı artar ama hakikat geriler… Finike Belediyesi, tam 25 yıllığına, şehrin en önemli sembolü olan imanı kiraya verir… Tam çeyrek asır… Ama hiçbir ses çıkmaz… Kumluca Belediyesi ise tam 40’a yakın vaatlerde bulunur bunları yapmadığı gibi belediyeyi de bir Kapitalist İşletme olarak görür… Kültürel ve sosyal alanları daraltacak kararları alır… Zaten bir keresinde de; “Gazeteciler toplumun sessiz kahramanylarıdır…” demişti… Gerçekten de “SESSİZ”…
Oysa yerel gazetecilik, tam da bu ritüelleri bozmak için vardır. Davet masalarında değil, mahalle aralarında; tören kürsülerinde değil, çamurlu sokaklarda filizlenir. Kentle gerçek bağ, hediye paketlerinde değil, duyulan seslerde kurulur…
Simmel’in işaret ettiği tedirginlik, belki de tam burada anlam kazanır: Görerek yetinen kent insanı huzursuzdur, çünkü duymayı bırakmıştır. Gazetecilik de yalnızca bakmaya razı olduğunda, kentin değil, vitrinin sesi olur…
Şehirleşme bir süreçtir; ama gazetecilik bir tercihtir. Ya protokolün bir parçası olursunuz ya da sorgulayan ses…
Vesselam…