Bazı insanlar yaşadıkları çağın sesine kulak vermekle yetinmez; o sesi renklere dönüştürür, dünyayı başka bir algı katmanından okumamıza izin verir. Edibe Şahin, tam da böyle bir aydındı. Hekimliğiyle bedenin acısına dokundu, yazılarıyla ruhun yaralarına; resimleriyle ise sözcüklerin yetmediği yerde renklerin imdadına başvurdu. Toplumun “öteki”leştirdiği her konunun yoldaşı oldu; kadınların, yoksulların, sesi bastırılmışların yanında durdu. Ama belki de en çok, dünyayı renkle işiten bir bilge olarak hatırlanmalı…

“Kuzuların sesi beyazdır, atların pembe, okulun sesi parlak siyahtır, karakolun kırmızı… Ve benim kendi sesim yeşildir. Su yeşili…” diyen Edibe, duyular arasındaki sınırları kaldırır. Onun dünyasında ses yalnızca titreşim değildir; renklenir, biçim kazanır, belleğe kazınır. Şehirler bile onda yalnızca taş ve asfalt değildir: Adana parlak beyaz, Diyarbakır yer yer koyu kırmızı, Hakkâri kül rengi, Antalya badem yeşili, İstanbul ise erguvani… Bu, yalnızca estetik bir betimleme değil; yaşanmışlığın, tarihin, acının ve umudun renklerle tutulmuş kaydıdır.

Renklerin dile gelişi, insanlık tarihi kadar eskidir. Eski Yunan’dan bu yana düşünürler, evreni oluşturan temel öğeleri renkle anlamaya çalışmışlardır. Empedokles yeryüzünü sarı, havayı siyah, ateşi kırmızı, suyu beyaz görürken; Aristoteles su ve havayı beyaz, ateşi sarı, toprağı çok renkli sayar. Alberti’de toprak bej ve kül rengine, su yeşile, hava maviye dönüşür. Demek ki renk, hiçbir zaman yalnızca fiziksel bir olgu olmamıştır; kültürün, inancın, çağın ve insanın iç dünyasının aynasıdır…

Edibe Şahin’in farkı, bu kadim renk düşüncesini gündelik hayatın tam ortasına yerleştirmesindedir. Karakolun kırmızı oluşu, yalnızca bir görsel çağrışım değil; korkunun, baskının ve şiddetin rengidir. Okulun parlak siyah oluşu, belki de disiplinin gölgesinde kararan çocukluğun izidir. Kavağın gümüş sesi ise evin önündeki sükûnetin, doğayla kurulan mahrem bağın ifadesidir. Ve kendi sesini “su yeşili” olarak tanımlaması… Bu, arınmanın, akışın, direnmeden yol bulmanın rengidir. Edibe’nin sesinin yeşil oluşu, yaşamla kurduğu ilişkinin de ipucudur: Yaraları sararak, akarak, çoğalarak…

Onun pastel boyalarla yaptığı resimler de bu içsel renk evreninin devamıdır. Sert çizgilerden çok yumuşak geçişler, çatışmadan çok iç içe geçmeler vardır. Tıpkı yazılarında olduğu gibi; kesin yargılardan çok, sezgiye açılan kapılar bırakır. Okuyucuya ve izleyiciye “bak” demez yalnızca, “hisset” der. Çünkü Edibe için dünya, yalnızca görülmez; dinlenir, dokunulur, renkle işitilir…

Edibe Şahin’in aydın kimliği de buradan beslenir. O, bilgiyi yukarıdan dağıtan değil, yaşamın içinden süzen bir aydındır. Kadın hakları için verdiği mücadele, halk müziğine duyduğu ilgi, toplumun kenara ittiği her sesle kurduğu gönül bağı; hepsi aynı duyarlığın ürünüdür. Renkleri ayırmaz, sesleri susturmaz, acıları yok saymaz. Her tonu, her çığlığı, her fısıltıyı kayda geçirir…

Ölümünün üçüncü yılında Edibe’yi anarken, belki de en doğru yol, dünyaya onun baktığı yerden bakmayı denemektir. Şehirlerin rengini sormak, sokakların sesini dinlemek, kendi sesimizin hangi renge çaldığını düşünmek… Çünkü Edibe’nin asıl mirası, bir biyografiden ya da bir belgeselden ibaret değildir; dünyayı başka türlü algılama cesaretidir.

Belki de bu yüzden Edibe Şahin “adı konmamış” bir aydındır. Çünkü o, etiketlere sığmaz. Hekimdir ama yalnızca reçete yazmaz; yazardır ama yalnızca anlatmaz; ressamdır ama yalnızca resmetmez. O, renklerle konuşan bir vicdandır. Ve vicdanın rengi, tek bir tona da hiç sığmaz.

Bugün onun ardından bakarken şunu söyleyebiliyorum: Edibe’nin sesi hâlâ yeşildir… Su yeşili… Akmaya, serinletmeye ve iz bırakmaya devam ediyor…

Vesselam…