Eskiden çocukların en büyük sabırsızlığı meyvenin olgunlaşmasını beklemekti… Erik dalında kızaracak, incir sütünü bırakacak, portakal kışın gelecek, karpuz yaz sıcağını görecekti. Çocukluk biraz da beklemeyi öğrenmekti. Mevsimleri tanımak, kokuları ayırt etmek, toprağın takvimine göre yaşamak demekti…

Bugünün çocukları ise ne besleniyor ne de bekliyor…

Çünkü artık her şey her zaman hazır…

Paketi açılıyor, kapağı çevriliyor, pipeti takılıyor ve tüketiliyor. Bir çileğin ne zaman yetiştiğini bilmeden çilek aromasıyla büyüyen; üzüm bağını hiç görmeden üzüm tadı tanıdığını sanan ve dondurmanın doğal haline uzak bir kuşak yetişiyor…

Bir arkadaşımla birlikte okula yakın bir tostçuda çay içiyoruz. Tam da öğle vakti… Çocuklar o kafeye akın ediyor. Kimi tost, kimi de noodle yiyor… Sonrasında da İCEMAN adında bir ne idüğü bilinmez bir çubuk yalamaya başlıyorlar… O kadar çok insan istiyor ki, o işin başına bir de adam yerleştirmişler… Rengarenk… Üzülüyorum elbet… Benim en çok önem verdiğim konudur bu çocukların beslenmesi… Bu çocukların değil bir ebeveyn sorunu olduğunu da defalarca yazdım, söyledim…

İşte ultra işlenmiş gıda meselesi tam da burada başlıyor…

Sorun yalnızca fazla şeker, fazla tuz ya da fazla yağ değil. Sorun, gıdanın hikâyesinin kaybolmasıdır… Arkadaşıma soruyorum, Milli eğitim müdürü kimdir, İlçe sağlık müdürü kimdir, bu konuları dile getirecek yerel yönetim temsilcisi var mıdır? Halk sağlığı ya da çocuk sağlığını dert edinen bir kurum ve kuruluş var mıdır, diye soruyorum…

Bir elmanın hikâyesi vardır. Ağacı vardır. Çiçeği vardır. Yağmuru vardır. Toprağı vardır. Bir yumurtanın, bir domatesin, bir zeytinin hikâyesi vardır… Her yiyeceğin ve içeceğin öyküsü de vardır… Çocukların bu tarz beslenmesinin hiç ama hiçbir öyküsü yok… Tamamın fabrikasyon…

Ultra işlenmiş ürünlerin çoğunda hikâye yoktur; formül vardır…

Laboratuvar hesaplarıyla oluşturulmuş tatlar, renkler ve dokular vardır. Çocuğun damağını şaşırtan, sürekli daha fazlasını istemesine yol açan kusursuzlaştırılmış “lezzetler” vardır…

Belki de ilk kez insanlık, çocukların damak tadını ailelerden daha fazla şirketlerin şekillendirdiği bir döneme girmiştir…

Eskiden anneler çocuklara ne yedireceklerini düşünürdü…

Şimdi ise milyonlarca dolarlık reklam bütçeleri çocukların ne isteyeceğini belirliyorlar…

Bir çocuğun market rafında gördüğü renkli kutuyla kurduğu ilişki, çoğu zaman sofrada duran sebzeyle kurduğu ilişkiden daha güçlü hâle geliyor…

Bu yüzden ultra işlenmiş gıda tartışması yalnızca sağlık tartışması değildir…

Bu, aynı zamanda çocukluğun nasıl değiştiği üzerine bir tartışmadır.

Çocukların tat alma duyusunu kim şekillendiriyor?

Onların neyi normal, neyi lezzetli bulacağına kim karar veriyor?

Ve en önemlisi, geleceğin yetişkinleri gerçek gıdayı mı tercih edecek, yoksa yalnızca ona benzeyen ürünleri mi? Çocuklarımızı doyuruyor muyuz, yoksa onları bir tüketim alışkanlığına mı alıştırıyoruz?

Çünkü bazen bir toplumun geleceği, seçim sandıklarından önce mutfaklarda şekillenir…

Tam da okullar tatile girecekken, şimdi bu soruları dert edinecek kurum, kuruluş ve yetkililer aranıyor…

Vesselam…