İbni Haldun ile Maks Veber’i aynı içeriklerle buluşturup bir Kumluca düşü kurmuştum… Bu yazı etkileyici olmuş anlaşılan ve İbni Haldun Üniversitesi’nin radarına girmişim… Bugünkü yazımı da; Immanuel Kant ile Voltaire, Diderot, Hume ve yine Spinoza ve İbni Haldun ile ilgili Aydınlanma üzerine bir çalışma içinde olacağım...
“Immanuel Kant, 1784 yılında birkaç sayfalık bir metin kaleme aldı. İnceydi ama etkisi yüzyılları aşacaktı. O metin, bir çağa adını verecekti: Aydınlanma. Kant'ın sorduğu soru basitti: "Aydınlanma nedir?" Cevabı ise iki Latince sözcükte gizliydi: Sapere Aude. Aklını kullanma cesaretini göster…” Bu feyzi bana veren Zülfü Livaneli’ye de teşekkür ederim…
Kant'a göre insanlığın temel sorunu bilgisizlik değil, cesaretsizlikti. İnsanlar çoğu zaman düşünmenin yükünü başkalarına devrediyor, hazır doğruların ve yerleşik kabullerin gölgesine sığınıyordu. Oysa özgürlük, insanın kendi aklıyla baş başa kalabildiği yerde başlıyordu. Aydınlanma filozoflarının ortak çabası da buydu. Spinoza, Voltaire, Diderot ve Hume gibi düşünürler insan zihnini görünmez zincirlerden kurtarmaya çalıştılar. Bu zincirlerin biri dinî otoriteydi, biri siyasal iktidardı. Ancak üçüncü bir zincir vardı ki diğerlerinden daha sessiz, daha derin ve çoğu zaman daha güçlüydü: aidiyet…
İnsan doğduğu andan itibaren çeşitli aidiyetlerin içine yerleşir. Ailesi, mahallesi, kavmi, mezhebi, ulusu ona bir kimlik kazandırır. "Biz" duygusu güven verir, yalnızlığı azaltır, dünyayı anlamlandırmaya yardımcı olur…
Lakin aynı duygu sorgulamanın önüne geçtiğinde düşüncenin sınırına dönüşür. İnsan bazen bir zindanın içinde yaşadığını fark eder; bazen de o zindanı evi sanır. İşte aidiyetin tehlikesi burada başlar…
Bu gerçeği, Kant'tan yüzyıllar önce yaşamış büyük tarih düşünürü İbn Haldun fark etmişti. Mukaddime'de kullandığı "asabiyye" kavramıyla insanların ortak kimlik etrafında kurdukları dayanışmayı açıklıyordu. Ona göre devletleri kuran da çoğu zaman bu dayanışma ruhuydu, onları çürüten de. Çölden gelen sert ve diri topluluklar şehirleri fetheder, sonra şehirlerin konforu içinde yumuşar ve bir başka dayanışma ruhunun karşısında güçlerini kaybederlerdi. Ancak İbn Haldun'un anlattığı yalnızca devletlerin hikâyesi değildi; insanın hikâyesiydi. Çünkü insan çoğu zaman hakikati değil, kendi grubunun hakikatini sever. Kendi tarafının yanlışını görmezden gelirken karşı tarafın doğrusunu bile reddedebilir…
Bu nedenle özgür düşünce bilgiyle değil, mesafeyle başlar. Kendi mahallesine, kendi inançlarına, kendi tarafına gerektiğinde mesafe koyabilmekle… Bir adım geri çekilip şu soruyu sorabilmekle: "Ya biz yanılıyorsak?"
Tarih boyunca bazı insanlar bu soruyu sormaya cesaret etti. Sokrates etti. Atina'nın gençlerini bozduğu iddiasıyla yargılandı; oysa yaptığı şey insanlara düşünmeyi öğretmekti. Spinoza etti. Kendi cemaatinin sınırlarını aşmaya çalıştığı için aforoz edildi. Galilei etti. Gökyüzüne baktı ve gördüklerini inkâr etmeyi reddettiği için mahkeme önüne çıkarıldı. Hepsinin ortak özelliği aynıydı: Kalabalığın baktığı yerden değil, gerçeğin durduğu yerden bakmaya çalışmaları…
Ne var ki toplumlar çoğu zaman kendilerini eleştirenleri kolay affetmez. Çünkü eleştiri yalnızca bir fikri değil, aynı zamanda ortak kimliğin konforunu da rahatsız eder. Bu yüzden tarih boyunca düşünürler, sanatçılar ve yazarlar dışlanmış, susturulmuş ya da cezalandırılmıştır. Bunun nedeni çoğu zaman söylediklerinin yanlış olması değil, alışılmış sınırları sorgulamalarıdır… Bugün bu sorgulamanın neresinde duruyoruz diye de sormak gerekiyor…
Özgür düşüncenin kaderinde biraz yalnızlık vardır… Çünkü kalabalıklar aidiyet arar, düşünce ise mesafe. Sürüler yön ister, özgür zihin ise yön tabelalarını sorgular. Bu yüzden bağımsız düşünen insan çoğu zaman iki ateş arasında kalır. Bir taraf onu hain ilan ederken, öteki taraf düşman olarak görür. Dindara göre fazla laik, laike göre fazla dindar; sağa göre solcu, sola göre sağcı olur. Çünkü artık hiçbir grubun ezberlediği şarkıyı söylemiyordur. Kendi sesini arıyordur. Belki de insanın en zor yolculuğu budur: Kendi sesini bulmak…
Bugün ise eski zincirler yeni biçimlere büründü. Artık yalnızca dinî ya da siyasal otoriteler değil, ekranlarımızdaki sabun köpüğü mecrası da düşünme biçimlerimizi etkiliyor. Bilgi tarihin hiçbir döneminde bu kadar çoğalmamıştı. Ancak düşünce de hiç bu kadar parçalanmamıştı. Herkes kendi yankı odasında yaşamaya başladı. Kendi haklılığını tekrar tekrar dinliyor, farklı düşünceleri anlamaya çalışmak yerine onları etiketliyor. Tartışmanın yerini aforoz, merakın yerini önyargı alıyor. Sanki insanlık, yüzyıllar boyunca kurtulmaya çalıştığı kabile duygusunu bu kez dijital dünyanın duvarları arasında yeniden üretmiş gibi…
Bu nedenle Kant'ın yüzyıllar öncesinden gelen çağrısı bugün de güncelliğini koruyor. Çünkü mesele yalnızca bilgi değildir. Mesele zekâ da değildir. Mesele cesarettir. Kendi tarafının alkışına ihtiyaç duymadan düşünebilme cesareti. Yanılabileceğini kabul edebilme cesareti. Gerektiğinde yalnız kalmayı göze alabilme cesareti…
Sanki bugünün özeti gibi ya da özetin özeti gibi…
Gerçek özgürlük belki de tam burada başlar. İnsan, ait olduğu kalabalığı reddettiğinde değil; ona körü körüne teslim olmayı reddettiğinde özgürleşir…
Çünkü hakikat çoğu zaman kalabalığın ortasında değil, kalabalıktan bir adım uzaklaşabilenlerin görebildiği yerde durur. Ve insanın asıl yolculuğu, gerçeğin durduğu o yere doğru yaptığı yolculuktur…
Vesselam…