Vesselam…

Benim mevsimimdir Eylül…

Sonbahar Destanı adında da yazılarım vardır. Serinliğin endamına dua edenlerdenim ben. Yazın sıcağından usul usul çekilip gelen o serinlikte, insanın kendisine, geçmişine ve sevdiklerine daha çok yaklaştığına inanırım…

Eylül başka bir aydır…

Güneş hâlâ vardır ama yakmaz. Akşamları bir serinlik çöker sokaklara, dağlara, ovalara. Ağaçların gölgeleri uzar. Toprak, bütün bir yıl boyunca içine aldığı suyu, güneşi ve emeği meyveye dönüştürüp insanın sofrasına bırakmaya başlar…

Peki, “Eylülün Gölgesindeki Yemişler” de ne oluyor diye soruyorsunuz değil mi?

İşte tam da burada başlıyor hikâyemiz…

Bir yıl boyunca suyunu içmiş, güneşini emmiş, rüzgârıyla konuşmuş meyveler bu günlerde hasat edilir. Şeftali yaylaların dilini taşır. Elma rüzgârını… Erik morun en hasını… Armuda da su yakışır…

Bütün bunların ötesinde başka şeyler de vardır: Emek… Hassasiyet… İncelik…

Bir meyvenin dalından kopup sofraya gelmesi, sandığımız kadar kolay değildir. Toprağın sabrı vardır içinde. Güneşin emeği… Suyun bereketi… Çiftçinin eli… Ağacın sessiz bekleyişi… Ve bazen bütün bunlara bir de dostluk eklenir…

Geçtiğimiz günlerde yaylalardan bana böylesi canpareleri geldi bana…

Birbirinden güzel elmalar, mis kokulu şeftaliler, suyu yerinde armutlar, morun en güzel tonuna bürünmüş erikler…

Öyle güzel geldiler ki… Sanki yaylanın serinliğiyle birlikte kapımdan içeri girdiler. Naile Hanım ile Savran çiftinin hediyeleriydi bu pareler... Sadece meyve değildi getirdikleri…

Bir yazın bütün bereketini, bir yaylanın serinliğini, toprağın kokusunu ve dostluğun sessiz cümlesini de beraberlerinde getirmişlerdi. Meyvelerin yanında göğün mavisinden huy kapmış mavi hindibalar da vardı. Kadife çiçeklerinin kadifemsi yanı da…

Onlar da başka bir emek toplamıydı…

Bir demet çiçeğin de insanın ruhuna dokunabileceğini yeniden hatırladım. Sonra düşündüm; İnsan bazen bir elmayla hatırlanır. Bazen bir şeftaliyle. Bazen kapısına bırakılmış birkaç armutla… Bazen de bir demet çiçekle…

Çünkü mesele aslında ne verildiği değildir: Mesele, hatırlanmaktır.

Sevgili Ferit Edgü’nün “Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı” başlığını burada biraz kendime ödünç aldım. Çünkü Eylülün gölgesinde yalnızca meyveler değil, hatıralar da olgunlaşıyor sanki… Edibe’nin Bavulu isimli kitabında da bir giriş yapmıştım Ferit Edgü’den…

Halil Cibran’ın söylediği gibi, hatırlamak bir yaşatma biçimidir…

Hatırlandım ve yaşıyorum. Ne güzel bir duygu bu… Bir insanın başka bir insanın aklına düşmesi…

“Bunu ona da götürelim.” demesi… İşte bazen insanın ömrüne böyle küçük cümleler ekleniyor…

Ben de o gün, yediğim en güzel elmayla, en hoş şeftaliyle, en sulu armutla, en tatlı erikle hemhal olurken; yaylaların serinliğini içimde yeniden duydum. Bir elmayı yerken yalnızca elma yemedim. Bir ağacın sabrını yedim. Bir çiftçinin emeğini… Bir yaylanın suyunu… Bir yazın güneşini… Ve en önemlisi, beni hatırlayan insanların sevgisini…

Belki de bu yüzden içimi ısıttı Naile Hanım ile Ramazan Savran çiftinin hediyeleri… Çelebiliklerin içinden sıyrılıp gelen bir eylül çıkını…

Eylül serinletiyordu dışarıda. Ama insanın içi sıcaktı. Çünkü dostluk böyle bir şeydi. Bazen bir sözle gelirdi. Bazen bir telefonla… Bazen bir kapı tıklamasıyla… Bazen de yaylalardan gelen bir sepet meyveyle…

Sonra o meyveler komşulara da dağıldı. Çünkü bereket paylaşılınca bereketti. Bir elmayı bölüştüğünüzde elma küçülür belki ama iyilik büyür. Bir şeftaliyi ikiye böldüğünüzde şeftalinin yarısı gider; fakat sofradaki muhabbet çoğalır…

Benim Eylülüm biraz da böyle işte… Serinliğin içinden gelen bir sıcaklık. Ağaçların gölgesinde olgunlaşan meyveler. Bir yerlerden çıkıp gelen çiçekler…

Hatırlanmak…

Hatırlamak…

Ve sonra paylaşmak…

Belki de Eylülün asıl gölgesi budur…

Meyveler gölgede değil, insanların gönlünde olgunlaşır.

Ben de bu Eylülde bir kez daha anladım:

İnsan bazen bir meyvenin tadında, bir çiçeğin kokusunda, bir dostun ince düşüncesinde yeniden yaşar.

Ve insan hatırlandıkça yaşardı…

Vesselam…