Siyasetin en bereketli mevsimi seçim değildir; koltuk mevsimidir. O mevsimde ağaçlar yaprak değil, makam verir. Çiçekler koku değil, adaylık açar. Bahçenin her köşesinde bir ""ben daha liyakatliyim” çalısı yetişir…
CHP'nin bahçesinde de uzun süredir ilginç bir botanik çalışması yürütülüyor. Koltuklar tek kişilik görünse de üzerine oturmak isteyenlerin sayısı tribün kapasitesini çoktan aşmış durumda. Herkes "partiyi ben kurtaracağım" diye yola çıkıyor; sonunda kurtarılan tek şey koltuğun kendisi oluyor…
İşin en ilginç tarafı ise dün alkışlananların bugün sessizce unutulması. Siyasette övgünün raf ömrü yoğurttan bile kısa. Dün "ülkenin umudu" diye göklere çıkarılan birileri, ertesi gün sanki hiç tanınmamış gibi davranılabiliyor. Muharrem İnce, Kemal Kılıçdaroğlu… Bu süreçlere iyi örnek olsa gerek… Dün manşetlere taşınan isimler bugün dipnot olunca, insan ister istemez düşünüyor: Acaba siyasette en hızlı tüketilen şey umut mu, yoksa kahramanlar mı?
Bir dönem bir ismin etrafında öyle bir atmosfer oluşturulur ki, gören de yeni bir kurtarıcı geldi sanır. Mikrofonlar uzatılır, kameralar peşinden koşar, methiyeler havada uçuşur. Sonra gündem değişir. Aynı isim bu kez kimsenin cümlesinde yer bulamaz. Dün alkışlayanların bugün göz temasından bile kaçınması, siyaset literatürüne yeni bir spor dalı olarak girebilir: Senkronize Uzaklaşma… Sahte olanın kimliği olmaz, böyle kişiliklere de SANATCI denmez… Kimden söz ettiğimi anlamışsınızdır…
Ver coşkuyu: İZMİR’İNDAĞLARINDA ÇİÇEKLER AÇAR…
Parti içi yarışlarda ise matematik bambaşkadır. İki artı iki bazen dört etmez; tanıdık, yakınlık, ekip hesabı ve kulis trafiği sonucu beş de edebilir, yedi de... Bunun adına da "örgüt iradesi" denir. Sorular sorulur, cevaplar ise genellikle yoğun program nedeniyle daha uygun bir tarihe ertelenir…
Örnek mi? Alın CHP’nin Çankaya Belediye Başkanını… Adam aday adayı bile olmamış, ben adayım bile dememiş dolayısıyla aday adaylığı parasını da ödememiş… Bu Kişi sadece Velli Ağababa’nın yeğeni ve Özgür Özel’in avukatı diye aday olarak belirlenmiş… Şimdi o kişi nerede cezaevinde… Velli ağaya yakın olanlar soluğu cezaevinde alıyor… Ne kadar tesadüf değil mi? Bu satırları yazan ben de bu bilgileri Yılmaz Özdil’den alıyorum. Biliyorsunuz, daha önce de “ben CHP’lierin bu kadar faşist olduğunu bilmiyordum…” demişti Can Ataklı… Bir gün “KAHROLSUN CHP FAŞİZMİ” denirse hiç şaşmamak gerekir…
En çok şaşıran ise sıradan seçmendir. Çünkü o hâlâ siyasetin proje, ekonomi ve çözüm konuşacağını zannetmektedir. Oysa siyaset çoğu zaman kimin, kimin yanında durduğu, kimin kime küstüğü ve hangi koltuğun kaç parçaya bölündüğü üzerine kurulmuş bir televizyon dizisine dönüşür…
Neticede balonların ortak kaderi aynıdır. Şişirilirken alkış sesleri yükselir; patladığında ise herkes birbirine bakar. Balonu kimin şişirdiğini kimse hatırlamaz ama patlama sesini herkes duymuştur… Daha neler patlayacak bilinmez ama kötü kokular gelmiyor da değil…
Belki de siyasetin en büyük trajedisi budur. Toplum çözüm beklerken, siyaset çoğu zaman dekor değiştirmekle meşgul olur. Perde kapanır, oyuncular değişir, kostümler yenilenir; fakat sahnelenen oyun pek değişmez…
Sadece ve sadece düşmanlığı politikanızın merkezine taşırsanız geleceğiniz nokta böylesi bir lümpenliktir… Ve lümpenlik de bir yaşam biçimidir. Orada politika üretilmez, manipülasyonlar cirit atar…
Halkımız bu senaryoları da çok gördü…
Vatandaş ise salondan çıkarken aynı cümleyi mırıldanır: "Bu oyunu geçen sezon da izlemiştim..."
Vesselam…