Ahbap Derneği son günlerde kamuoyunun en hararetli tartışmalarından birinin merkezinde yer alıyor… Dolayısıyla da Haluk Levent de bu tartışmaların odağında… Ortaya atılan rakamlar, iddialar ve karşılıklı açıklamalar toplumun dikkatini doğal olarak bu konuya çevirmiş durumda. Devam eden hukuki süreçlerin sonucunu beklemek gerekir. Fakat bu tartışmanın bize gösterdiği daha önemli bir gerçek var: Türkiye'de bağış toplama kültürü, sivil toplum kuruluşlarının hesap verebilirliği ve güven duygusu yeniden konuşulmalıdır…

Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan 6 Şubat depremlerinin ardından milyonlarca insan aynı vicdani refleksi gösterdi. Kimisi evindeki battaniyeyi gönderdi, kimisi evini açtı, kimisi ay sonunu zor getirdiği bütçesinden birkaç yüz lira ayırdı. O gün ortaya çıkan büyük dayanışma, bu milletin en güçlü hasletlerinden biriydi… Bizler de Kumluca- Adrasan’da böylesi gayretler içindeydik. Bir arkadaşım otelini açtı. Buraya Adıyamanlılar, Kahramanmaraşlılar, Hataylılar ve Diyarbakırlılar geldi, yardımlar toplayıp bir iyilik bahçesi oluşturduk. Bu arkadaşlarla da hemen görüşürüz…

Fakat dikkat çekici olan yalnızca yardım etme iradesi değildi. Yardımın hangi kurum aracılığıyla yapılacağı da başlı başına bir tartışmaya dönüştürüldü…

Türkiye'de onlarca yıldır afet denildiğinde akla ilk gelen kurumlardan biri Kızılay'dı. Ancak deprem sürecinde Kızılay yoğun eleştirilerin hedefi hâline geldi. Sosyal medya kampanyaları, televizyon tartışmaları ve siyasi söylemler, toplumun önemli bir bölümünde "bağış başka yere yapılmalı" düşüncesini gündeme getirilerek bir güven bunalımı yaratıldı…

Bu atmosfer içinde Ahbap Derneği Balonu şişirildikçe şişirildi. Ve büyük bir ‘sözde’ güven kazandırıldı ve milyonlarca liralık bağışın adreslerinden biri oldu… Pek çok sanatçı, gazeteci, sosyal medya fenomeni ve kanaat önderi insanları bu yönde teşvik etti. O günlerde farklı düşünenler ise çoğu zaman ağır eleştirilerle karşılaştı. "Bu kadar büyük bağışların tek bir sivil yapıda toplanmasının doğuracağı riskler nelerdir?" sorusunu soranlar bile çoğu zaman kötü niyetle suçlandı…

Oysa mesele hiçbir zaman yalnızca Deprem değildi… Acaba burada bir iktidar Boşluğu yaratılabilinir mi düşüncesiydi?

Asıl mesele, milyarlarca liralık yardımın hangi mekanizmalarla denetlendiği, nasıl raporlandığı ve kamuoyuna hangi şeffaflık ilkeleriyle açıklandığı da göz ardı edildi…

Bir demokratik toplumda güven, kişiler üzerinden değil kurumlar üzerinden inşa edilir. Hiç kimse, ne kadar sevilen bir sanatçı, ne kadar başarılı bir iş insanı ya da ne kadar büyük bir kanaat önderi olursa olsun, denetlenemez bir güven alanına sahip olmamalıdır…

Toplumların olgunluğu tam da burada ortaya çıkar. Kurumlara güvenmek ile kurumları sorgulamak birbirinin alternatifi değildir. Aksine gerçek güven, hesap verebilirliğin var olduğu yerde oluşur…

Bugün yaşanan tartışmaların sonucunda herhangi bir kişi ya da kurum hakkında hüküm vermek yargının görevidir. Ancak kamuoyunun çıkarması gereken ders çok daha geniştir…

Afet dönemlerinde insanlar duygularıyla hareket eder. Oysa milyarlarca liranın söz konusu olduğu yerde duygudan çok kurumsallık gerekir. Yardım kampanyaları yalnızca iyi niyet üzerine değil; bağımsız denetim, düzenli mali raporlama, kamuoyuna açık hesap verme ve güçlü hukuki mekanizmalar üzerine kurulmalıdır… Toplumsal gerçekliğin önüne Algılar dayatıldığında ise her türlü dolambaçlı yollar devreye giriverir…

Çünkü bağışın özü güvendir…

O güven bir kez sarsıldığında yalnızca bir dernek ya da bir kişi zarar görmez. Bir sonraki afette yardım bekleyen çocuk, çadır bekleyen aile, ilaç bekleyen yaşlı da zarar görür…

Bugün tartışılması gereken asıl konu budur…

Bağışların kime yapıldığı sorusu elbette önemli, lakin bağışların hangi sistemle korunduğunu da konuşmak zorundayız. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey kahramanlar değil; şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir kurumlardır. Çünkü milletlerin vicdanı kişilerle değil, sağlam kurumlarla ayakta kalır…

Bilmem anlatabildim mi?

Vesselam…