Modern çağ insana sürekli “yaşa, keyfini çıkar, kendini düşün” diye fısıldıyor. Hız, haz ve tüketim üzerine kurulu bu düzen; yaşama zevkini hayatın merkezine koyarken, yaşatmayı ise çoğu zaman ikinci plana itiyor. Oysa insanlığın gerçek sınavı tam da burada başlıyor: Yaşamakla yetinmek mi, yoksa yaşatmayı hayatın anlamı haline getirmek mi?

Yaşama zevki elbette kötü değildir. İnsan gülmek, sevinmek, üretmek, kazanmak ister. Ancak bu zevk, başkasının acısını görmezden gelmeye, doğayı hoyratça tüketmeye, emeği sömürmeye ve adaletsizliği normalleştirmeye başladığında bir erdem olmaktan çıkar. İşte tam bu noktada insan, insan olmaktan uzaklaşır; yalnızlaşır, yabancılaşır.

Yaşatma aşkı ise fedakârlık ister. Bazen kendi konforumuzdan vazgeçmeyi, bazen sessiz kalmamayı, bazen de bedel ödemeyi… Bir çocuğun geleceği için, bir yaşlının duası için, bir üreticinin emeği için, bir ağacın gölgesi için yaşamayı seçmektir. Yaşatmak; sadece insanı değil, hayatın bütününü koruma bilincidir.

Bugün dünyada yaşanan savaşlar, açlık, çevre felaketleri ve ahlaki çöküş; yaşama zevkinin sınır tanımaz hale gelmesinin acı sonuçlarıdır. Herkes daha fazlasını isterken, kimse geride kalanı düşünmüyor. Oysa kurtuluş, bireysel kurtuluş hikâyelerinde değil; toplumsal vicdanın yeniden ayağa kalkmasındadır.

İnsanlık, hayatını “Ben nasıl daha rahat yaşarım?” sorusu üzerine değil, “Ben kimi, neyi yaşatabilirim?” sorusu üzerine kurduğunda gerçek anlamda nefes alacaktır. Çünkü yaşamak geçicidir, yaşatmak kalıcı. Yaşamak iz bırakmaz, yaşatmak tarih yazar.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey; biraz daha az zevk, biraz daha fazla sorumluluk… Biraz daha az ben, biraz daha fazla biz… İşte o zaman kurtuluş, bir hayal olmaktan çıkıp insanlığın ortak kaderi haline gelecektir.