Ve nihayet üçüncü cemre toprağa da düştü… Fakat toprağa misafir bir bitki anlatacağım bu yazımda…
Ökse otu… Bilimsel adı Viscum album. Yarı parazit derler ona. Bir ağacın gövdesine tutunur; kökü toprağa inmez. Fakat kendi rengini kendi taşır. Klorofilini saklamaz, ışığını inkâr etmez. Başkasına yaslanır ama kendini kaybetmez. Bu hâliyle insana tuhaf bir ders verir…
Ramazan, insanın kendi içine doğru çekildiği bir mevsimdir. Dışarıdaki gürültü azalırken içerideki ses yükselir. Açlık sadece mideyi değil, hakikati de konuşturur. İşte böyle bir vakitte doğaya bakmak, çoğu zaman bir kitaba bakmaktan daha öğreticidir. Çünkü doğa yalan söylemez; olduğu gibidir…
“Kul, sebeplere tutunur ama kalbi onlara bağlanmaz.” Sözü sanki bizim celebi için söylenmiştir. Ökse otu da böyledir. Ağaca yaslanır ama ağacın kimliğini çalmaz. Onun gövdesinde yaşar fakat onun yerine geçmez. Varlığını başkasının gölgesinde eritmez. Yarıdır belki ama dürüsttür. Eksiğini saklamaz.
İnsan ise çoğu zaman bundan daha zayıf bir hâle düşer. Tutunduğu makamın diliyle konuşur, gücün gölgesinde serinler, çıkarın rüzgârıyla yön değiştirir. Kendi ışığını üretmez; başkasının parıltısıyla görünür olmaya çalışır. Oysa tasavvuf, “kendine dön” çağrısıdır. Işığı dışarıda değil, içte aramaktır.
Ramazan’ın orucu da bunun içindir. Aç kalarak eksilmek değil; eksildikçe hakikati fark etmektir. Nefsini susturdukça ruhun sesini duymaktır. İnsan, başkasına yaslanabilir; bu zayıflık değildir. Zayıflık, yaslandığını ilah edinmektir… Her dönemin adamı olmamaktır…
Ökse otunun meyvesi şeffaftır. Zehri gizli değildir. Doğada riyakârlık yoktur. Zehir bile kendini saklamaz. İnsan ise bazen tatlı sözle örtülü zehir taşır. Gülümseyerek incitir, susarak ortak olur, görerek görmezden gelir. İşte tasavvuf burada başlar: Kalbin aynasını silmekle…
Sevgisiz insan, köksüz değildir; kalpsizdir. Omurga eksikliği, aslında hakikatten kaçıştır. İlke ağır gelir, vicdan yük sayılır. Oysa Ramazan, vicdanı hafifletme mevsimidir. Helalleşme, yüzleşme, arınma zamanıdır. Yoksa kendi kibrinin esiri olur… Eleştiriye gelemezler… Tatlı su balığı gibidirler… Neleri kaybettiklerini ve nelerin adına neleri feda ettiklerini de görürler ve anlarlar… İşte o zaman diliminde ‘eyvah’ demenin hiç ama hiç faydası olmaz… Her dönemin adamı olmak bir marifet değil, omurgasızlıktır…
Tasavvuf, insanı başkasıyla kıyaslamaz; insanı insanın kendisiyle yüzleştirir. “Dün neydin, bugün nesin?” sorusunu sordurur. Başkasının hatası üzerinden üstünlük kurmaz; kendi nefsini sorgulatır. Çünkü en büyük mücadele dışarıda değil, içtedir…
Ökse otu bir ağaca tutunur ama onun özünü çalmaz. İnsan ise bazen tutunduğu her şeyi tüketir. Sevgiye yaslanır, sevgiyi yorar. Makama yaslanır, makamı kirletir. Güce yaslanır, gücü zehirler. Oysa hak yolcusu bilir ki; güç emanettir, makam imtihandır, insan ise misafirdir…
Ramazan’ın sükûtu içinde doğaya bakınca şunu anlarız: Yarı olmak ayıp değildir; riyasız olmak fazilettir. Eksik olmak kusur değildir; sahte olmak kusurdur. Allah katında görünürlük, dış parıltıyla değil, kalbin berraklığıyladır…
Belki de doğa bize bas bas şunu bağırmaktadır;
“Kimseye yaslanmadan yaşayamazsın. Ama yaslandığını ilah edinirsen kaybolursun.”
Ökse otu ağaçtan beslenir ama ağacın yerine geçmez. İnsan da dünyadan nasiplenir ama dünyanın sahibi değildir. Tasavvuf, işte bu dengeyi öğretir…
Ramazan, insanın kendi içindeki paraziti fark etme mevsimidir. Kendi nefsinin hangi gövdeye tutunduğunu görme zamanıdır. Eğer tutunduğumuz şey hakikat değilse, bizi besleyen değil tüketen bir bağa dönüşür. Ökse otu dürüsttür. İnsan da dürüst olabilir…
Yeter ki kalbin meyvesi şeffaf olsun…
Vesselam…