Ramazan ayındayız…

Ramazan, nefsin duvarlarını yıkan aydır. Açlıkla terbiye, susuzlukla arınma, geceyle iç muhasebe…

Bu topraklarda oruç sadece midenin değil; sabrın orucudur.

İftar sadece sofrayla değil; bir lokmayı bölüşebilme ahlâkıyla açılır…

Tasavvuf ehli der ki:

“Edep, ya hu edep.”

Edep; güçlüyken zulmetmemektir… Kente haram ömür biçmemektir…

Edep; emaneti bilmek, toprağa hoyrat davranmamaktır…

Likya’nın toprağı da bir emanettir. Sabrını zorlamamak gerekir…

Oradaki her taş, her zeytin ağacı, her minare bir şahittir. Mekân konuşur. Mekân hatırlar. Mekân insanın niyetini saklar…

İyi niyeti de, kötü niyeti de…

Bir şehirde ezan susarsa sadece ses susmaz; istikamet de susar.

Bir şehirde çocuklar korkuyla büyürse sadece nesil değil; umut da yaralanır…

Bebeklerin, çocukların, gençlerin, kadınların, engellilerin, yaşlıların ruhu sızlar…

Ama bilirsiniz:

Tasavvuf yıkıntıya bakıp karamsar olmaz. Çünkü bilir ki; hakikat, zahirin altında saklıdır.

Bugün Kumluca’da, çiftçi zararda, yollar azapta, yarınlarına yürüyemiyorsa düşünmek lazım bu menzilde…

Yunus’un diliyle söylersek:

“Taş gönülde ne biter?”

Gönül diri ise şehir de diridir…”

Şimdi soralım:

Biz şehirlerimizi nasıl inşa ediyoruz? Betonla mı, merhametle mi?

Ramazan’ı takvimde mi yaşıyoruz, yoksa kalpte mi?

Bu topraklar bize bir ayna tutuyor.

Diyor ki:

“Benim şerefim sabırdadır. Sen kendi şehrini neyle şereflendiriyorsun?”

Belki de asıl soru budur:

Biz evin ailesi miyiz, yoksa sadece duvarların sakini mi?

Ramazan, şehirleri de oruca çağırır…

Nefsin gürültüsünü azaltmaya, merhametin sesini yükseltmeye…

Bu toprakları tasavvuf diliyle okumak; yıkıma değil, sabra bakmaktır.

Enkaza değil, secdeye bakmaktır… Acıya değil, ahlâka bakmaktır.

Ve bilmek gerekir ki:

Mekânın şerefi, içinde duran insanladır.

İnsan sabırla durursa, şehir de izzetle durur…

O yüzden Kumluca’da, Finike’de ya da dünyanın neresinde olursa olsun, evin ve ailenin manası birdir.

Evi inşa etmek, gönlü inşa etmektir…

Gönlü ihya etmek, insanlığı ihya etmektir…

Vesselam…