Aslında beni tanıyanlar bilir…
Köşe yazılarımda genellikle toplumsal sorunları, tarımı, ekonomiyi, üreticinin derdini, belediyeleri, yerel yönetimleri, siyaseti ve memleketin gündemini yazarım.
Bugün ise biraz tarzımın dışına çıkacağım.
Belki bazıları kızacak.
Belki bazıları “Sana ne?” diyecek.
Varsın desinler…
Çünkü bugün ekonomiden daha büyük, siyasetten daha derin ve belki de geleceğimiz açısından hepsinden daha tehlikeli gördüğüm bir meseleden bahsetmek istiyorum:
Toplumsal ve ahlaki yozlaşmadan…
Son yıllarda toplum olarak bazı değerlerimizi çok hızlı kaybettiğimizi düşünüyorum.
Dürüstlük…
Vicdan…
Sadakat…
Saygı…
Kanaatkârlık…
Aile…
Bunlar bir zamanlar insan olmanın temel özellikleriydi.
Şimdi ise dürüst bir insanla karşılaştığımızda şaşırıyoruz.
“Ne kadar düzgün adam” diyoruz.
Oysa düzgün olmak bir meziyet değil, normal olan olmalıydı.
Bir insanın sözünde durması neden şaşırtıcı hale geldi?
Eşine sadık kalması neden övülecek bir davranış oldu?
Başkasının hakkına göz dikmemesi neden özel bir meziyet sayılıyor?
Biz ne zaman normal olanı kaybettik de olması gereken davranışları alkışlamaya başladık?
NE EVLENMEYİ BİLİYORUZ NE BOŞANMAYI
Aile yapımızın ciddi şekilde yara aldığını düşünüyorum.
Evlilikler kuruluyor…
Daha kurulmadan dağılanlar oluyor.
Bir de öyle ayrılık hikâyeleri duyuyoruz ki insan gerçekten hayret ediyor.
Mobilyanın rengini beğenmediği için tartışanlar…
“Az eşya aldınız, çok eşya aldınız” diye birbirine giren aileler…
Düğünün nerede yapılacağından, kimin ne kadar altın taktığına kadar meseleyi büyütenler…
Bir koltuk takımı, bir beyaz eşya, bir düğün salonu ya da birkaç parça eşya yüzünden yüzük atanlar…
Daha evlenmeden birbirlerine hayatı zehir edenler…
Hatta bazen iki genç birbirini seviyor ama ailelerin bitmek bilmeyen istekleri, maddi beklentileri ve “El âlem ne der?” hesapları yüzünden yuva daha kurulmadan dağılıyor.
Arkadaş…
Biz yuva mı kuruyoruz, ticari ortaklık mı yapıyoruz?
Evliliğin temeli mobilyanın rengi değildir.
Alınan eşyanın markası değildir.
Düğünde kaç çeşit yemek verildiği değildir.
Takılan altının gramı hiç değildir.
Evlilik; iki insanın birbirine güvenerek aynı hayatı paylaşmaya karar vermesidir.
Elbette ciddi anlaşmazlıklar olabilir.
Şiddet, güvenin ortadan kalkması, sadakatsizlik, sürekli çatışma veya iki insanın artık birlikte bir hayat kuramayacağını anlaması başka bir meseledir.
Böyle durumlarda kimseye “Ne olursa olsun evliliğini sürdür” diyemeyiz.
Ama hayatın olağan küçük sorunlarını büyütüp bir yuvayı dağıtmak da başka bir şey.
Bugün biraz da tahammül etmeyi kaybettik.
Her şey hemen olsun istiyoruz.
Her şey bizim istediğimiz gibi olsun istiyoruz.
Karşımızdaki insan bir kez hata yaptığında üzerini çiziyoruz.
Oysa birlikte yaşamak biraz da konuşabilmek, anlaşabilmek, gerektiğinde geri adım atabilmek ve birbirinin kusurlarını taşıyabilmektir.
Diğer taraftan her evlilik de yürümek zorunda değil.
İki insan birbirini artık sevmeyebilir.
Anlaşamayabilir.
Hayata bakışları değişebilir.
Bazen ayrılmak, sürekli kavga ederek aynı evin içinde yaşamaktan çok daha doğru olabilir.
Ama arkadaş…
Boşanmayı da insan gibi bilelim.
Bir evlilik yürümüyorsa oturursun, konuşursun ve yollarını ayırırsın.
Sonra herkes kendi hayatına devam eder.
Boşandığın insan artık senin eşin değildir.
Kiminle görüşeceği, hayatını nasıl sürdüreceği seni ilgilendirmez.
Kadın için de erkek için de aynı şeyi söylüyorum.
Yürümemiş.
Bitmiş.
Kabul et ve yoluna devam et.
Bunu başarabilmek de bir olgunluktur.
SADAKAT BU KADAR MI ZOR?
Bir başka mesele ise ilişkilerde yaşanan ahlaki savrulma.
İnsan bazen duyduklarına gerçekten inanmak istemiyor.
En yakın arkadaşının eşine göz dikenler…
Evli olduğu halde başka ilişkilerin peşinden koşanlar…
Sapkın ilişkiler…
Dostlukların, ailelerin ve yılların hatırını bir anda yok sayanlar…
Neden?
Eğer eşini sevmiyorsan ayrıl.
Eğer evliliğinde mutlu değilsen önce sorununu çöz.
Yürümüyor mu?
Boşan.
Sonra hayatına nasıl devam etmek istiyorsan et.
Ama bir tarafta eşin, diğer tarafta gizli bir hayat…
Bunun adı özgürlük değildir.
Bunun adı modernlik hiç değildir.
Bunun adı sadakatsizliktir.
Kadın yapınca da yanlıştır.
Erkek yapınca da yanlıştır.
Ahlakın cinsiyeti olmaz.
ÖZGÜRLÜK HER İSTEDİĞİNİ YAPMAK MIDIR?
Gelelim belki de en fazla tartışılacak meseleye…
Giyim-kuşam.
Türkiye’nin birçok şehrini gördüm.
Yurt dışında birçok yere gittim.
Son dönemde özellikle sokakta gördüğüm bazı giyim tarzlarını gerçekten anlamakta zorlanıyorum.
Burada yanlış anlaşılmak istemiyorum.
Kimseye “Şöyle giyineceksin” deme hakkını kendimde görmüyorum.
Kimsenin çarşafa girmesinden, herkesin aynı şekilde giyinmesinden de bahsetmiyorum.
Benim söylediğim başka bir şey:
Ölçü.
Giyinmenin de bir adabı, mekânı ve ölçüsü olduğuna inanıyorum.
Bu yalnızca kadınlar için de geçerli değil.
Erkek için de geçerli.
Özgürlük, insanın aklına gelen her şeyi hiçbir toplumsal ölçüyü dikkate almadan yapması değildir.
Bir insan kendisine yakışanı giymeli.
Kendisine saygı duymalı.
Bulunduğu ortama saygı duymalı.
Toplum içerisinde yaşadığını unutmamalı.
Çocuklarımıza da yasaklarla değil, doğruyu anlatarak yol göstermeliyiz.
Çünkü baskıyla yetiştirilen çocuk ilk fırsatta baskıdan kaçar.
Ama nedenini anlayarak yetiştirilen çocuk kendi kararını verirken ölçüsünü bilir.
Bence ailelerin asıl sorumluluğu burada.
AİLE SADECE AYNI EVDE YAŞAMAK DEĞİLDİR
Aile kavramını da yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Aile sadece aynı evde yaşayan insanların oluşturduğu bir yapı değildir.
Saygıdır.
Güvendir.
Sadakattir.
Fedakârlıktır.
Ve gerektiğinde “Ben hata yaptım” diyebilmektir.
Ne oldu bize?
Özür dilemek neden bu kadar zor?
Eşimize;
“Seni kırdım, özür dilerim.”
demek neden gururumuza dokunuyor?
Annemize, babamıza sarılmak…
Çocuğumuza “Seninle gurur duyuyorum” demek…
Eşimize “İyi ki hayatımdasın” diyebilmek…
Sevdiğimiz insana değer verdiğimizi göstermek neden bu kadar zorlaştı?
Hayat sandığımızdan çok daha kısa.
Bugün kavga ettiğiniz insan yarın yanınızda olmayabilir.
Ve bazı özürlerin yarını yoktur.
AÇGÖZLÜLÜK BİZİ ELE GEÇİRDİ
Bir başka hastalığımız da açgözlülük.
Daha fazla para…
Daha büyük ev…
Daha pahalı araba…
Daha yüksek makam…
Daha fazla güç…
Hep daha fazlası.
Peki nereye kadar?
Bir insanın kaç eve ihtiyacı var?
Kaç arabaya?
Ne kadar paraya?
Dünyadan giderken yanımızda ne götüreceğiz?
Kanaatkârlığı kaybettik.
Elimizdekine şükretmek yerine sürekli başkasının elindekine bakmaya başladık.
Sonra kıskançlık başladı.
Haset başladı.
Hırs başladı.
Ve bazen insanlığımızı bile bu uğurda kaybetmeye başladık.
ÖNCE ÇOCUKLARIMIZA AHLAKI ÖĞRETMELİYİZ
Bence bütün meselenin başlangıç noktası aile.
Çocuklarımızın matematikten 100 almasını istiyoruz.
İyi üniversite kazanmasını istiyoruz.
Doktor olsun…
Mühendis olsun…
Avukat olsun…
Zengin olsun…
Başarılı olsun…
Hepsini istiyoruz.
Peki kaçımız;
“Yeter ki iyi insan olsun”
diyoruz?
Çocuğumuz dünyanın en başarılı doktoru olabilir.
Ama vicdanı yoksa neye yarar?
Çok zengin olabilir.
Ama başkasının hakkını yiyorsa neye yarar?
En iyi üniversiteyi bitirebilir.
Ama dürüst değilse o diplomanın ne anlamı var?
Çocuklarımıza önce insan olmayı öğretmek zorundayız.
Dürüstlüğü…
Vicdanı…
Sadakati…
Saygıyı…
Paylaşmayı…
Özür dilemeyi…
Kul hakkını…
Vatanına, milletine ve yaşadığı topluma faydalı olmayı…
Çünkü dünyaya sadece kendimiz için gelmedik.
Hepimizin yaşadığı topluma karşı bir sorumluluğu var.
BİRAZ KENDİMİZE BAKALIM
Her şeyi devletten bekliyoruz.
Ekonomiyi devlet düzeltsin.
Eğitimi devlet düzeltsin.
Sokağı belediye temizlesin.
Çocuğu okul eğitsin.
Peki biz?
Bizim hiç mi sorumluluğumuz yok?
Bir toplum yalnızca kanunlarla düzelmez.
İnsanlar kendilerini düzeltmeden toplum düzelmez.
Önce kendi evimizin içine bakacağız.
Eşimize nasıl davranıyoruz?
Çocuğumuza ne öğretiyoruz?
Anne babamıza nasıl davranıyoruz?
Komşumuzun hakkını gözetiyor muyuz?
Ticaret yaparken dürüst müyüz?
Verdiğimiz sözün arkasında duruyor muyuz?
Kimsenin görmediği yerde de aynı insan mıyız?
Bence gerçek ahlak tam olarak burada başlıyor.
Kimse bakmazken ne yaptığımızda…
SON SÖZ
Belki bugün biraz farklı bir yazı oldu.
Belki bazıları katılacak, bazıları kızacak.
Ama bazen aynayı başkasına değil, kendimize tutmamız gerekiyor.
Toplum bozuldu diye sürekli başkalarını suçlamak kolay.
Ama toplum dediğimiz şey zaten biziz.
Benim.
Sensin.
Bizim çocuklarımız.
Bizim ailelerimiz.
O yüzden değişim de önce bizden başlayacak.
Biraz daha sevelim.
Biraz daha saygı duyalım.
Biraz daha vicdanlı olalım.
Hata yaptığımızda özür dilemeyi bilelim.
Yürümeyen ilişkileri düşmanlığa çevirmeden bitirmeyi bilelim.
Eşimize sadık olalım.
Çocuklarımıza yalnızca para bırakmaya değil, iyi bir isim ve güzel bir ahlak bırakmaya çalışalım.
Çünkü günün sonunda insanın geride bıraktığı en büyük miras ne evidir ne arabası ne de banka hesabıdır.
Nasıl bir insan olarak hatırlandığıdır.
Kalın sağlıcakla…