Sevgili okurlarım;
Taşranın yazılı olmayan bir hukuku vardır. Bu hukuk ne anayasalarda yer alır ne de mahkeme salonlarında uygulanır. Onun hâkimleri dedikodudur, savcıları önyargılar, tanıkları ise çoğu zaman gerçeği hiç görmemiş kulaklardır. Verilen hükümler de delile değil, kulağa fısıldanan sözlere dayanır.
Ne yazık ki bu görünmez hukuk, bazen devletin hukukundan daha etkili olur. Çünkü insanlar gerçeği araştırmak yerine duyduklarına inanmayı tercih ederler. Bir söz, bir evden diğerine geçerken biraz süslenir, biraz eksilir, biraz da kişisel hesaplarla yoğrulur. Sonunda ortaya çıkan şey gerçek değil; gerçeğin maskesidir…
Taşrada çıkar ilişkileri çoğu zaman kardeşlik, akrabalık ve dostluk kisvesine bürünür. İnsanlar birbirlerini sevdikleri için değil, birbirlerine ihtiyaç duydukları için yakın dururlar. Bu ilişkilerin harcı ise çoğu zaman dedikodudur. Dedikodu, yalnızca konuşulan kişiyi değil; onu dinleyeni de yavaş yavaş esir alır...
En acısı ise bu düzenin ailelerin içine kadar sızmasıdır…
Aileyi bir arada tutmak isteyen iyi niyetli insanlar bile bazen farkında olmadan bu çarkın dişlisi hâline gelebilirler. Her dinlediğini doğru kabul eden, her anlatılana göre tavır alan kişi, zamanla kendi düşüncesini kaybeder. Bugün bir kardeşe hak verir, yarın diğerine cephe alır. Sonunda ise kimsenin güvenmediği, herkesin yönlendirebildiği bir konuma düşer... Kapanın elinde kaldığı gibi, kimilerinin de kayığına binmiş olur... Yalan söyleyen de dedikodu yapanın anlamsızlığı da kıyıda köşede nöbette bekler… Ağına düşüreceği kişiyi bekler…
Oysa aile olmak, birinin anlattığıyla diğerini yargılamak değildir. Aile olmak; herkesi aynı dikkatle dinleyebilmek, öfkenin değil vicdanın yanında durabilmektir.
İnsan bazen iyilik yapmak isterken en büyük kötülüğe istemeden ortak olabilir. Birleştirmek isterken ayırabilir, barıştırmak isterken küskünlükleri büyütebilir. Çünkü iyi niyet, sağduyu ile desteklenmediğinde başkalarının hesaplarına hizmet eden bir araca dönüşebilir.
Hayat bana şunu öğretti: Dedikodu hiçbir zaman bir aileyi kurtarmadı. Tam tersine, nice kardeşleri birbirinden uzaklaştırdı; nice dostlukları sessizce tüketti. Çünkü dedikodu, hakikatin değil; kıskançlığın, öfkenin ve küçük hesapların gölgesinde büyür…
Ailelerin en büyük düşmanı miras değildir. Para da değildir. Asıl düşman, konuşmadan hüküm vermek; dinlemeden karar almak ve başkalarının sözüyle hareket etmektir… Bırakacaksın dedikodu yapan birini ve o önüne düşeni yapsın… Alet olduğunuz zaman o girdap sizi de yanına çeker…
Her insan kendisine şu soruyu sormalıdır:
Ben gerçekten kendi vicdanımla mı karar veriyorum; yoksa başkalarının bana fısıldadığı düşüncelerle mi hareket ediyorum?
İşte bu soruya verilen dürüst cevap, birçok kırgınlığı başlamadan bitirebilir… Elbette özsaygı ve iyi niyet şartıyla…
Unutmayalım...
Adalet yalnız mahkeme salonlarında aranmaz. Asıl adalet, aile içinde gösterilen tarafsızlıktır. Vicdan yalnız büyük davalarda değil, kardeşler arasında verilen küçük kararlarda da sınanır…
Taşranın dedikodu hukuku değil; vicdanın hukuku egemen olduğunda, sadece aileler değil, toplum da nefes almaya başlayacaktır...
Çünkü bir aileyi ayakta tutan şey aynı soyadı değil; aynı vicdanda buluşabilmektir... Elbette vicdan ve samimiyet de ön şartıdır…
Bu havzanın en çok ihtiyaç duyduğu konu bu olsa gerek… Aile olmak…
Vesselam…