“…Her geçen yıl toprakları çoraklaştıran, fiyatları roket hızıyla artan yoğun tarım ilaçları ve kimyasal gübrelere dayalı endüstriyel tarım teşvik edilirken, çiftçiler topraklarını terk etmeye mecbur kalıyor…” Bu dizeleri “Agroekoloji- Başka Bir Tarım Mümkün” kitabından aldım… Çok yeni çıkan bu kitabı elime geçer geçmez okumaya başladım…
Sevgili Tayfun Özkaya, Mesut Yüce yıldız, Fatih Özden ve Umut Kocagöz hazırlamışlar kitabı… Bu toprakların sorunlarını yazmışlar, dünya diliyle de seslenmişler. Bakın bir yerinden de şöyle bir konuyu aktarayım:
“…Kadimden gelen yöntemlerine sahip çıkmanın, köylülerin kendi özerkliklerini koruma çabalarıyla doğrudan ilişkisi var. Elbette bu çabayı kolektifleştirme, kamusallaştırma konusunda, tarlalardan başlayarak dünyanın birçok sokağında, meydanında protestolarda bulunan çiftçi köylü aktivistlerin, kentlerde bu çabayı desteklemek için gıda inisiyatifleri kuran yurttaşların, üniversitelerde bu meselenin gerek tarımsal gerek sosyolojik gerek felsefi temellerini tartışan araştırmacıların, bilim insanlarının çok önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkün. Özetle, gezegene zarar vermeyen, onarıcı tarım yöntemlerine ve kültürüne, üretme, sağlıklı beslenme hakkına, gıda egemenliğine sahip çıkanlar, bugün dünyanın birçok yerinde bir araya geliyor, tartışıyor, örgütleniyorlar…”
Öte yandan, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’de Agroekoloji konusuna önem ve değer veriyor… Şunlara dikkat çekiyor; Çiftlikte başlayan sorun, yolda büyüyor, tezgahta derinleşiyor ve sonunda insan bedenine sağlık sorunu olarak geri dönüyor… Bu iki alıntıda da yaşanılan tarımsal üretimin, sofralarımıza, doğamıza, beslenmemize ne kadar hızla etki edebildiğidir…
Bir tarafta açlık büyüyor, diğer tarafta tonlarca gıda çöpe gidiyor. Market rafları dolu görünse de milyonlarca insan sağlıklı ve yeterli beslenemiyor. Türkiye’de giderek ağırlaşan gıda krizi artık yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ekolojik, toplumsal ve sağlıkla ilgili bir kriz haline geliyor.
Bugün soframıza gelen bir domatesin hikâyesi yalnızca tarlada başlamıyor. O hikâyenin içinde kuruyan su kaynakları, kimyasallarla yorgun düşmüş topraklar, borç yükü altındaki çiftçiler, uzayan tedarik zincirleri ve besin değerini kaybeden ürünler var. Bu nedenle uzmanlar artık “gıda krizi” yerine “gıda sistemi krizi” kavramını kullanıyor…
Modern endüstriyel tarım modeli kısa vadeli verimi artırsa da uzun vadede toprağı fakirleştiriyor. Sentetik gübreler ve pestisitler toprağın canlı yapısını bozarken, biyoçeşitlilik giderek azalıyor. Kuraklık, ani hava olayları ve su stresi ise çiftçinin üretim kapasitesini her yıl biraz daha düşürüyor.
Türkiye’de tarımın en büyük sorunlarından biri de çiftçinin dış girdilere bağımlı hale gelmesi. Mazot, gübre, tohum ve ilaç fiyatlarındaki artış küçük üreticiyi üretimden uzaklaştırıyor. Köylerden kentlere göç hızlanırken, tarımsal bilgi birikimi de kayboluyor…
Bu konuyu gündeminize bir yazı dizisiyle getirmeye çalışacağım, zira bu Agroekoloji konusu yerel dinamiklerle ve yerel yönetimlerle de doğrudan orantılı… Yazımı şu alıntıyla sonuçlandırıyorum:
“…Bu devasa sürece karşı dünyanın birçok yerinde açık veya örtük birçok direniş sergileniyor. En başta saymamız gereken çiftçilerin, göçerlerin, balıkçıların, doğayla dost, kadim, kendi bağımsızlıklarını koruyarak, kendi tohumlarıyla ve üretme yöntemleriyle üretmeye devam etmeleri. Büyük piyasa baskısı, kamu desteğinin neredeyse hiç olmaması, pazara erişimde yaşanan birçok sorun, yasalar ve düzenlemelerin —örneğin sertifikalandırma gibi yöntemlerle köylülerin tohum egemenliğinin yok edilmesi, tarımsal arazilerin maden, enerji, yol vb. projelere açılması— bu üretim biçimini imkânsızlaştırması karşısında, köylü karakterine sahip çıkan, doğayla dost ve tüketicilerin sağlıklı beslenmesini önceleyen bir üretim biçiminde ısrar eden köylüler, gezegenin ve insanlığın geleceği için onurlu bir direniş sergiliyorlar. Bu pratiğin her daim "bilinçli" veya "amaçlı" olduğunu düşünmemiz gerekmez…”
Vesselam…