Gazeteciliğe spor muhabiri olarak başladım… O zaman bütün gazeteler Ankara Rüzgarlı Sokaktaydı. İlk yaptığım haber Yaşar Doğu Güreş şampiyonasıydı. Sonrasında Simon Bolivar Tenis Turnuvasının haberini yaptım… O günleri daha dün gibi hatırlarım… Spor basının da hiç içime sindiremedim ve hemen terki diyar ettim bu alanı… Spor basını çoğu zaman bir SKOR yazınıdır… Çoğu gazeteci bu alanın içindedir… Abartı da vardır yerin dibine sokmakta… Çünkü onlar için spor kültürü ya da sporun kendisi değil skorun önemi vardır…

Halkımızı büyük bir beklenti içine sokan ve sonrasında yerin dibine de sokanlar bir koro halinde vurdukca vurdular “Bizim Çocuklar”a…

Oysa;

"Ödül sistemini yanlış kurarsanız, bencilliği de vasatlığı da bizzat siz üretirsiniz."

Türkiye olarak futbolda yıllardır tam da bunu yapıyoruz. Performansı değil gösterişi ödüllendiriyoruz. Mücadeleyi değil popülerliği alkışlıyoruz. Sonucu değil beklentiyi satın alıyoruz.

Oysa doğanın da insan psikolojisinin de değişmeyen bir kuralı vardır:

Önce emek gelir, sonra ödül.

Biz ise yıllardır bunun tersini yapıyoruz…

Bir turnuvaya katılmayı daha yolun başında büyük bir zafer gibi kutluyoruz. Futbolcularımız havaalanlarında konvoylarla uğurlanıyor, milyonlarca liralık reklam anlaşmaları yapılıyor, televizyon programları kahramanlık hikâyeleri anlatıyor, sosyal medya alkış tufanına dönüşüyor.

Henüz tek bir maç oynanmadan...

Henüz tek bir gol atılmadan...

Henüz hiçbir başarı elde edilmeden...

Davranış biliminde buna "erken ödüllendirme" denir. İnsan beyni ödülü aldıktan sonra motivasyonunu korumakta zorlanır. Çünkü zihin, ödülü başarıyla eşleştirir. Oysa başarı henüz gerçekleşmemiştir…

Bu nedenle başarılı spor ülkelerinde ödülün büyük bölümü sonuca bağlıdır.

Kupayı kaldırırsınız...

Şampiyon olursunuz...

Rekor kırarsınız...

İşte o zaman ödül gelir.

Bizde ise başarı ihtimalinin kendisi ödüllendiriliyor…

Sonuç ortada.

Bu hafta Dünya Kupası'nda yaşananlar aslında sadece bir futbol hikâyesi değildir. Aynı zamanda davranış biliminde okutulabilecek canlı bir örnektir.

A Milli Takım, 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesine çıkarken bütün ülke umut içindeydi. Ben de arkadaşımın küçük oğlunun heyecanı sayesinde grup elemelerinden itibaren bu süreci yakından takip ettim. Kuralar çekildiğinde evde adeta bayram havası vardı. Herkes gibi o da "en şanslı gruba düştük" diyordu.

Fakat futbol, umutla değil performansla oynanıyordu…

İki maç...

Sıfır puan...

Sıfır gol...

Ve turnuvaya en erken veda eden ikinci takım…

Üstelik bu yıl ilk kez grup üçüncülerine de üst tura çıkma fırsatı tanınmasına rağmen o kapıyı bile aralayamadık…

Peki gerçekten sorun sadece teknik direktör mü?

Sadece futbolcular mı?

Yoksa çok daha derinde yatan bir kültürel problemimiz mi var?

Bana göre mesele, yıllardır kurduğumuz yanlış ödül sistemidir.

Başarısızlık cezalandırılmıyor.

Başarı da gerçek anlamda ödüllendirilmiyor.

Performans ile ödül arasındaki bağ kopmuş durumda.

Kulüplerimizde de benzer tablo var.

Altyapıda uzun yıllar çalışan genç yerine, pahalı transfer daha fazla değer görüyor.

Formayı hak eden değil, ismi büyük olan oynuyor.

Mücadele eden değil, sosyal medyada daha görünür olan konuşuluyor.

Futbolcu daha sezon başlamadan reklam yıldızına dönüşüyor.

Sahadaki performans ise ikinci plana itiliyor.

Bu yalnızca futbolun sorunu değildir.

Bu aynı zamanda toplumun ödül anlayışının da aynasıdır.

Çocuklarımızı da çoğu zaman sonuç üretmeden ödüllendiriyoruz.

Çalışmadan alkış...

Üretmeden takdir...

Başarmadan övgü...

Sonra da neden yeterince mücadele edilmediğini sorguluyoruz.

Davranış bilimciler bunun cevabını yıllar önce verdi.

İnsan, hangi davranışı ödüllendirirseniz onu tekrar eder.

Gösterişi ödüllendirirseniz gösteriş artar.

Popülerliği ödüllendirirseniz popülerlik peşinde koşulur.

Gerçek performansı ödüllendirirseniz başarı kültürü oluşur.

İşte bizim yeniden kurmamız gereken sistem budur.

Ödülün sırasını değiştirmek zorundayız.

Alkışı peşinen değil, hak edilince vermeliyiz...

Reklamı beklentiye değil, sonuca bağlamalıyız...

Konvoyları turnuvaya giderken değil, kupayla dönerken yapmalıyız...

Çünkü başarı, alkışın sebebi olmalıdır; alkış, başarının yerine geçmemelidir...

Belki de Türk futbolunun en büyük eksiği taktik değil...

Yetenek değil...

Para hiç değil...

En büyük eksiğimiz, doğru zamanda doğru davranışı ödüllendiremeyen kültürümüzdür.

Ve unutmayalım:

Önce performans, sonra ödül...

Önce başarı, sonra alkış...

İşte gerçek değişim de tam burada başlayacaktır…

Bir de böyle bakılabilinir mi?

Vesselam…