Sevgili okurlarım,
Koltuk Sevdasının çok çeşitli boyutlarını dile getirdim… Hacivat ve Karagöz’ü konuşturdum. Meddah tarzı anlatmaya çalıştım. Kirlenmenin çok çeşitli boyutlarını dile getirirken psikolojik noktasına da parmak bastım. Jung’u gündeminize taşıdım… Şimdi ise bir film damarıma takıldı… Koltuk Belası…
Film, 1990'lı yılların siyasi atmosferinde çekilmiş bir güldürü. Ama insan izlerken gülmekle düşünmek arasında gidip geliyor. Çünkü filmde anlatılanların önemli bir kısmı, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ güncelliğini koruyor… O dönemin SHP’sinin yolsuzluklara ilişkin bir kara mizah öyküsü…
Demek ki bazı şeyler hiç mi hiç değişmiyor...
Yollar değişiyor…
Meydanlar değişiyor…
Partiler değişiyor…
Afişler değişiyor…
Ama koltuk sevgisi hiç değişmiyor…
Filmde herkes bir koltuğun peşinde koşuyordu. Kimi oturmak için mücadele ediyor, kimi kalkmamak için direniyor, kimi de oturanın yanında durup gölgesinden faydalanmaya çalışıyordu…
Bugün etrafımıza baktığımızda manzaranın çok da farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Koltuk dediğiniz aslında dört ayaklı sıradan bir eşya. Eşya olmasına eşya ama o eşya Özneyi tarif ediyor… Kendisine dönüştürüyor…
Fakat işin içine siyaset girince adeta sihirli bir nesneye dönüşüyor…
Üzerine oturanların bir kısmı kendisini halkın temsilcisi olmaktan çok koltuğun sahibi sanmaya başlıyor…
Oysa koltuk kimsenin tapulu malı değildir. Millet verir. Millet alır…
Ama bunu unutanlar her dönemde çıkıyor…
Filmin en komik sahnelerinden biri, koltuğun etrafında dönen bitmek bilmeyen çıkar hesaplarıdır...
Bugün de vatandaş zaman zaman benzer haberlerle karşılaşıyor.
İhale tartışmaları...
Yakın çevre ilişkileri...
Kayırmacılık iddiaları...
Bitmeyen soruşturmalar...
Karşılıklı suçlamalar...
Ve her zamanki klasik açıklama: "Her şey yasalara uygundur."
Zaten bu ülkede en çok kullanılan cümlelerden biri de budur.
Bir işin neden yapıldığını anlamayabilirsiniz…
Nasıl yapıldığını da anlayamayabilirsiniz.
Ama sonunda mutlaka birileri çıkar ve “Her şey usulüne uygundur" der.
Vatandaş da televizyon karşısında çayını yudumlarken kendi kendine sorar: "İyi de benim vergilerim nereye uygundur?"
Filmde bir sahne vardı; makam odasına giren herkesin yüzü değişiyordu…
Kapıdan içeri sıradan bir insan olarak giriyorlar, koltuğa oturunca birden bire devlet adamı! ciddiyeti çöküyordu üzerlerine…
Bugün de bazen aynı duyguyu yaşıyoruz…
Seçim meydanlarında halkın arasından yürüyenler, makam odasına geçince vatandaşa ulaşılmaz hale geliyor. Seçim öncesi telefonlara ilk zilde cevap verenler, seçim sonrası sekreter engeline takılıyor…
Demek ki değişen insanlar değilmiş...
Koltukların büyüsüymüş…
Aslında mesele yolsuzluk da değil yalnızca.
Mesele denetimdir. Şeffaflıktır. Hesap verebilirliktir.
Çünkü dürüst insan denetlenmekten korkmaz…
Temiz yönetim şeffaflıktan rahatsız olmaz…
Halka hizmet edenler sorulardan kaçmaz… Lakin ne zaman hesap sorulsa, birileri hemen meseleyi siyasi kavgaya dönüştürmeyi başarıyor…
Sonra asıl konu unutuluyor. Vatandaşın ödediği vergi unutuluyor. Halkın emaneti olan bütçe unutuluyor. Hizmet unutuluyor. Bir avuç insana peşkeş çekiliyor… Partiler de buralardan besleniyor… Hep birinin ismi her taşın altından çıkıyor ağalar, babalar, veliler..
Geriye sadece gürültü kalıyor.
Belki de Koltuk Belası filminin vermek istediği en önemli mesaj buydu: Sorun koltukta değil. Sorun, koltuğu amaç haline getirenlerde…
Çünkü hizmet için kullanılan koltuk fayda üretir...
Çıkar için kullanılan koltuk ise bela üretir. Bugünün en güzel lafı bu olsa gerek…
Filmin adı yıllar önce konmuş: Koltuk Belası...
Aradan geçen onca yılın ardından insan düşünmeden edemiyor: Acaba biz eski bir filmi mi yeniden izliyoruz?
Yoksa aynı senaryonun yeni oyuncularla çekilmiş devam filmini mi?
Düşünmeye değer değil mi?
Vesselam…