Emekliliğin yılkı işaretleri yazı dizisinin sonuna geldik…

Başlangıçta yılkı atlarından söz etmiştik. Yarış atlarıdır onlar. Bir zamanlar koşmuş, kazanmış, para kazandırmışlardır. Sonra yaşlanırlar. Artık eskisi kadar hızlı koşamaz, eskisi kadar para kazandıramaz olurlar… Ve bir gün… Dağ başına bırakılırlar…

İnsanın emekliliği de bazen buna benziyor…

Yıllarca çalışırız. Üretiriz. Vergi veririz. Çocuk büyütürüz. Ev kurarız. Birilerinin hayatını kolaylaştırırız. Sabahın köründe kalkar, akşamın karanlığında eve döneriz. Bir ömür boyunca bir şeylere yetişmeye çalışırız… Sonra emekli oluruz… Sanki hayatın büyük bir bölümünü tamamlamışız gibi değil de, artık işe yaramaz hale gelmişiz gibi…

Asıl gariplik de bundan sonra başlar… Çünkü yaşlılık yalnızca bedenin yaşlanması değildir. İnsanın çevresindeki dünyanın da ondan yavaş yavaş elini çekmesidir…

Çocuklar başka şehirlere gider. Dostlar azalır. İş çevresi dağılır. Telefonlar daha seyrek çalar. İnsan bir zamanlar her gün görüştüğü insanları artık bayramlarda hatırlar hale gelir…

Ve ev…

Giderek daha sessiz bir yer haline gelir.

İşte o sessizliğin içine bugün başka birileri giriyor…

Dolandırıcılar!

Bütün dolandırıcılık hikâyelerini neredeyse yaşlı insanların üzerinden okumaya başladık.

“Sizin hesabınıza birileri girmiş…”

“Bankadan arıyoruz…”

“Kimlik bilgileriniz ele geçirilmiş…”

“Çocuğunuzun başı dertte…”

“Size yardımcı olmak için geldik…”

Bazen telefonun ucundadırlar… Bazen kapının önünde… Bazen de en tehlikelisi… İçeridedirler…

Sözde yardım etmek için yaşlı bir çiftin hayatına girerler. Onların güvenini kazanırlar. Alışverişlerini yaparlar. Hastaneye götürürler. Faturalarını yatırırlar. Bir süre sonra evin düzenini, banka hesabını, çocukların nerede yaşadığını, kimlerin ne zaman gelip gittiğini öğrenirler…

Sonra bir gün o güvenin içinden ellerini uzatırlar… Ve insanın yıllarca biriktirdiği ne varsa alıp götürürler… Bazen para… Bazen altın… Bazen ev… Bazen de tüm tapular…

İnsanın dünyaya karşı duyduğu güven… Kendi evinde güvende olma duygusu…

“Bana kimse kötülük yapmaz” düşüncesi…

Belki de en acısı budur…

Çünkü yaşlı insanın elinden parasını aldığınızda birikimini alırsınız. Ama güvenini aldığınızda dünyasını alırsınız…

Bir başka tarafı daha var bu meselenin: Teknoloji… Bankacılık sistemleri… Şifreler… Uygulamalar… E-devlet… Mesajlar… Linkler… Kodlar…

Bütün bunlar genç insanın hayatının doğal bir parçası olabilir…

Ama seksen yaşındaki bir insan için aynı dünya bazen koskoca bir labirenttir…

Ve insan bilmediği bir labirentin içinde korkar. Korktuğu anda da yardım isteyeceği birini arar…

İşte dolandırıcı tam orada ortaya çıkar.

“Ben yardım edeceğim.”

Ne kadar masum bir cümledir bu…

Oysa bazen kötülük kapıya yumruk atarak gelmez. Bazen yardım eli gibi uzanır.

Bu yüzden emekliliğin yılkı işaretleri yalnızca ekonomik değildir. Sosyal işaretlerdir aynı zamanda…

Bir insanı çalışırken arayanların, emekli olduğunda aramaması… Bir insanın fikrinin artık eskisi kadar sorulmaması… Evlatların hayat telaşı içinde anne babalarının yalnızlığını fark edememesi… Komşuluğun giderek azalması… Mahalle kültürünün çözülmesi…

Bütün bunlar yaşlı insanı görünmezleştirir…

Görünmez olan insan ise kolay av haline gelir…

Oysa yaşlılık bir eksilme değildir: Biriktirme halidir. İnsan yaşlandıkça yalnızca saçları beyazlamaz. Hatıraları çoğalır. Gördükleri çoğalır. Yanılgıları, doğruları, kayıpları, sevinçleri çoğalır…

Bir insanın seksen yıllık hayatı, bir bilgisayarın belleğinden çok daha büyük bir arşivdir. Biz ise o arşive bakmak yerine sahibini emekliye ayırıyoruz…

İşte asıl itirazım buna.

İnsanın emekliliği olabilir; insanın kendisi emekli olmaz.

Ama onların aklı, hafızası, merakı, sevgisi, öfkesi, üretme isteği emekli olmaz.

Belki de emekliliğin en büyük yanılgısı burada başlıyor; insana “artık dinlen” diyoruz…

Oysa insanın ihtiyacı yalnızca dinlenmek değil. Gerekli olduğunu hissetmek…

Birinin onu merak etmesi… Birinin fikrini sorması. Birinin kapısını çalması. Birinin “Nasılsın?” demesi…

Ve o “nasılsın” sorusunun gerçekten cevap beklemesi…

Yılkı atları özgürlüğe bırakılır. Dağlara çıkarlar. Sürülerini bulurlar. Kendi düzenlerini kurarlar.

Belki de insan için yılkı meselesinin en acı tarafı burada. Atı yılkıya bıraktığınızda doğaya bırakırsınız. İnsanı yılkıya bıraktığınızda ise bazen yalnızlığın ortasına bırakırsınız…

Çünkü yalnızlık bazen sadece duygusal bir mesele değildir… Bazen ekonomik bir güvenlik açığıdır… Bazen Sosyal Bir Açık Kapıdır…

Bazen de insanın bütün hayat boyunca biriktirdiği emeğin önüne kurulmuş bir tuzaktır.

O yüzden emeklilere yalnızca “kendinize dikkat edin” demek yetmez… Onları hayattan çekmemek gerekir…

Mahallenin içinde tutmak…

Sofranın içinde tutmak…

Sözün içinde tutmak…

Hayatın içinde tutmak gerekir…

Zülfü yâre dokunmuşsak affola…

Vesselam…