Çocukluğumun kalbine kurulmuş bir dergâhtır Ramazan… Kapısı akşam ezanıyla açılan, sahur vaktinde kandilleri yanan, sessizlikle büyüyen bir iç mekân…

Ben Ramazan’ı önce annemin yüzünde gördüm. Babamın namaza duruşunda tanıdım. Onların ibadetinde bir külfet değil, bir vuslat sevinci vardı. Sanki her namaz, bir kavuşma; her oruç, bir sırdı. Küçük aklımla anlamakta zorlandığım ama kalbimle sezdiğim bir hakikat vardı: İbadet, inanmış gönüller için yük değil, lezzettir…

Tasavvuf ehlinin “açlık kalbi parlatır” dediğini sonradan okudum. Ama ben bunu kitaplardan öğrenmedim; annemin iftar sofrasında öğrendim. O mütevazı sofrada asıl lezzet, lokmada değil bekleyişteydi. Açlığın sabrında, sabrın teslimiyetinde gizliydi. Tokluk bedeni doyurur; açlık ruhu uyandırırdı. Ve Ramazan, ruhu uyandırma mevsimiydi…

Çocukluğum küçük bir Anadolu kasabasında geçti. Akşam iftara yakın saatlerde sokaklar ıssızlaşırdı. Sanki kasaba topluca bir içe çekilişe hazırlanırdı. O sessizlik sıradan bir sessizlik değildi; bekleyişin sessizliğiydi. İftar topundan çok ezan beklenirdi. Çünkü top mideye, ezan kalbe seslenirdi…

Ezanın o yanık sesi…

Sessizlikte yükselirken insanı alır, görünmeyen bir yüksekliğe taşırdı. Şimdi düşünüyorum da, belki de o anlar, benim ilk vecd tecrübelerimdi. Çocuk kalbim, ne olduğunu bilmeden bir esrime yaşıyordu. Sofranın başında, su dolu bardakların buğusunda, hurmanın kokusunda, ezanın her hecesi göğe açılan bir kapı gibiydi… Rahman ve rahim olan Allahın adıyla... Diye başlayan o kutsal sesleniş…

Ramazan ile aile arasında görünmez bir bağ vardır. Ruhaniyet, en çok mahremiyet içinde çoğalır. Büyük kalabalıklardan önce, küçük sofralarda doğar. Annemin dua ederken sesini alçaltışı, babamın namazdan sonra yüzünde beliren o tarifsiz huzur… Bunlar benim ilk tasavvuf derslerimdi. Ne bir tekke gördüm ne bir şeyh; ama evimiz bir dergâh gibiydi…

Teravih namazı çocuk kokardı. Camiden çıkan çocukların yüzünde bir farklılık olurdu; sanki biraz büyümüş, biraz arınmış gibi… Hali vakti yerinde olanların yoksullara verdiği iftarlar, imamın davet edilmesi, edilen şükür duaları… Ramazan, yalnız bireysel bir ibadet değil, topluca yaşanan bir merhamet hâliydi…

Sahurdan sabaha kadar ders çalıştığım yıllar… Orucumu da tutardım. “Tekne orucu” ile başlayan çocukluk, “orucu sakatlamamak” hassasiyetine dönüşürdü. O masumiyetin içinde bile bir edep vardı. Deliimam çeşmesinden doldurulan suyun tadı başkaydı. Üç yüz elli altı merdivenle çıkılan mahallemiz, sanki nefsin mertebeleri gibiydi. Her basamak bir sabır, her basamak bir arınma…

Şimdi düşünüyorum da, Ramazan değişti mi, yoksa biz mi değiştik? Sofralar çoğaldı, lezzetler arttı ama bekleyiş azaldı. Tüketim, tefekkürün önüne geçti. Oysa Ramazan biraz eksilmekti. Azalarak çoğalmak, susarak duymak, aç kalarak doymaktı…

Tasavvuf bize der ki: İnsan dışarıdaki dünyayı değil, içindeki dünyayı fethetmelidir. Benim çocukluğumda Ramazan, iç fetihlerin ayıydı. Nefsi terbiye eden bir sükût, kalbi genişleten bir açlık, ruhu yücelten bir teslimiyet…

Bugün hâlâ bir akşam ezanı işittiğimde, o küçük kasabanın sessizliğine dönüyorum. Annemin duası, babamın secdesi, hurmanın kokusu ve o yanık ses… İçimde bir yer hâlâ çocuk ve hâlâ iftarı bekliyor…

Belki gerçek tasavvuf, tam da budur:

Çocukluğunda tattığın o saf ruh hâlini, ömrün boyunca kaybetmemek…

Vesselam...