Sevgili okurlarım, “Çocuk Despotizmi-1” başlıklı yazımız hayli ilgi çekmiş görünüyor… Ben de elimden geldiğince gözlemlerimi sizlere aktarmaya çalışacağım…
Empati yapabilme duygusu biraz da sınırla gelişir; çocuk yalnızca istediğini elde ederek değil, bazen istediğini elde edemeyerek de büyür. Başkasının hakkını öğrenmek için kendi hakkının sınırsız olmadığını bilmesi gerekir. Beklemeyi öğrenmelidir. Paylaşmayı öğrenmelidir. Kaybetmeyi öğrenmelidir. Özür dilemeyi öğrenmelidir. Bir başkasının “hayır”ını kabul etmeyi öğrenmelidir. Kendi isteğinin dünyanın en önemli isteği olmadığını anlamalıdır…
Bunların hiçbirini özel okul tek başına öğretemez… Özel öğretmen de öğretemez. Pahalı oyuncaklar hiç öğretemez…
Peki, ebeveynler okulun Rehber Öğretmenini kaç kişi soruyor… Kaç kişi tanışıp çocuğunun gelişimi ile ilgili bilgiler alıyor. Rehber öğretmenin yeterliliği ne kadar diye bir sorgulamanın içine giriyor… Kaymakamlık ya da Milli Eğitim müdürü kaç kez Rehber öğretmenlerle ilgili bir toplantı yapıyor… Basit gibi gözüken son derece önemli soru ve sorunlardır…
Bir de bizim “üstün zekâlı çocuk” meselesi var.
Bunu çok duydum: “Bizim oğlan da üstün zekâlı ama fırından bir ekmek bile alamaz.”
İşte burada durmak gerekiyor. Çocuk matematikte çok başarılı olabilir. İngilizce konuşabilir. Piyano çalabilir. Satranç oynayabilir… Bir sınavdan bütün arkadaşlarından yüksek puan alabilir… Fırından bir ekmek alamıyorsa; odasıyla ilgili hiçbir sorumluluk almıyorsa; yaşlı bir insanın elindeki poşeti taşımıyorsa; bir hayvanın acısını fark etmiyorsa; arkadaşının üzgün olduğunu göremiyorsa; kaybettiğinde karşısındakine saldırıyorsa; kendisine “hayır” denildiğinde dünyayı başına yıkıyorsa…
Ben onun zekâsından önce hayata hazırlığını sorgularım…
Çünkü zekâ başka bir şeydir. Hayat bilgisi başka bir şey…
Biz çocuklarımızı başarıya hazırlıyoruz. Ama hayata hazırlıyor muyuz? Onlara sürekli “kazan” diyoruz. Kaybetmeyi öğretiyor muyuz? “Sen çok özelsin” diyoruz. Başkalarının da özel olduğunu anlatıyor muyuz? “Sen yaparsın” diyoruz. Bazen yapamayabileceğini ve bunun dünyanın sonu olmadığını söylüyor muyuz? “Senin için her şeyi yaparım” diyoruz…
İyi hoş da; bir gün herkesin onun için her şeyi yapmayacağını anlatıyor muyuz?
Çocuğa verilebilecek en büyük miras, sınırsız bir konfor alanı değildir.
Tam tersine: Kendi ayakları üzerinde durabileceği bir hayat duygusudur…
Çocuğun elinden her taşı kaldırmak, onu güçlü yapmaz. Bazen düşmesine izin vermek gerekir. Bazen bekletmek gerekir. Bazen istediğini almamak gerekir. Bazen “hayır” demek gerekir. Bazen de hiçbir şey yapmadan onun kendi sorununu çözmesini beklemek gerekir… Ki; Çünkü çocuk ancak böyle büyür… Çocuğa dünyada yalnızca ‘sen’ yoksun demeyi de söylemek ve öğretmek gerekir…
Bir kelebeğin de yaşama hakkı olduğunu… Bir ağacın da bizim kadar bu dünyanın parçası olduğunu… Bir arkadaşının da senin kadar değerli olduğunu… Bir annenin yorulabileceğini… Bir babanın her şeyi alamayacağını… Bir başkasının “hayır” deme hakkı olduğunu…
Ve insanın her istediğine sahip olmasının değil, sahip olduklarının değerini bilmesinin önemli olduğunu… Çocuk İmparatorluğu'nun küçük hükümdarlarını yetiştirmek kolay…
Onlara dünyanın kendi etraflarında dönmediğini anlatmak ise biraz daha zor… Ebeveynlik tam da burada başlıyor…
Çünkü çocuğu mutlu etmek başka şeydir, onu hayata hazırlamak başka…
Vesselam…