Çocuk İmparatorluğu çağına hoş geldiniz…
Burada çocukların her istediği yapılır, istedikleri alınır, istedikleri yere götürülür, istedikleri yemek yedirilir, istedikleri zaman uyutulur. Sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin pek önemi yoktur. Yeter ki çocuk istesin…
Çünkü artık çocuk istemiştir. Ve çocuğun istediği şey, neredeyse tartışılmaz bir emirdir. Bir çocuk “hayır” cevabıyla karşılaştığında ise işler değişir. Çünkü “hayır” kelimesine alışık değildir. İsteği yerine getirilmediğinde öfkelenir, bağırır, ağlar, hatta bazen anne babasına karşı saygısızlaşır… Saygısızlaşmak ne kelime tek bir hamleyle en hassas yerinden vuruyor…
Ebeveyn de çoğu zaman geri adım atar. Çünkü çocuk üzülmesin… Çocuk ağlamasın… Çocuk kendisini kötü hissetmesin… Çocuk arkadaşlarından geri kalmasın…
Ve en önemlisi, “Benim çocuğum diğerlerinden eksik kalmasın.”
Böylece çocuk büyürken, anne baba da farkında olmadan onun etrafında bir dünya kurar. Bu dünyanın adı da zamanla konfor alanı olur…
Bana bunları; beni ziyarete gelen bir ailenin çocuğu karşısındaki çaresizliği yazdırıyor… Arkadaşlarımın çocuklarına bakıyorum. Çocuk ne isterse oluyor. Bir oyuncak istiyor, alınıyor. Bir telefon istiyor, alınıyor. Bir yere gitmek istiyor, gidiliyor. Bir yemeği beğenmiyor, başka yemek yapılıyor. Bir yere gitmek istemiyor, program değiştiriliyor. Bir şeyi yapmak istemiyor, onun yerine anne babası yapıyor…
Sonra da çocuk büyüdüğünde ondan sorumluluk sahibi, dayanıklı, sabırlı ve empati kurabilen bir yetişkin olması bekleniyor… Şimdi sizlere soruyorum:
Nasıl olacak?
Hayat boyunca önüne çıkan bütün engelleri anne babası kaldırmış bir çocuk, ilk engelle karşılaştığında ne yapacak? Geçenlerde düşündüm…
Her isteği karşılanan bir çocuk, yarınlara ne kadar hazırlanmış olur?
Çünkü hayat çocuğun odası değildir. Hayat her istediğimizin önümüze getirildiği bir yer hiç değildir. Hayat bazen “hayır” der. Bazen istediğimiz şeyi vermez. Bazen de bize hiç istemediğimiz şeyleri öğretir. Çocuk bütün bunlarla karşılaşmadan büyürse, ilk ciddi hayal kırıklığında ne yapacaktır?
Daha da ilginci, çocukların doğayla ilişkisine bakıyorum. Doğayla bağı olmayan çocuklar yetişiyor. Küçücük bir kelebeği gördüğünde korkan, böcek görünce çığlık atan, toprağa basmak istemeyen, eline çamur değmesinden rahatsız olan çocuklar… Geçmişte çocuklar ağaca tırmanırdı. Dizleri yara olurdu. Çamura bulanırdı. Kuş yuvası bulurdu. Karıncaların peşine düşerdi. Bir kelebeğin peşinden koşardı. Çiçek toplardı. Taş biriktirirdi…
Bazen düşer, dizini kanatır, sonra kalkıp yoluna devam ederdi. Şimdi ise bazı çocuklar sanki bir konserve kutusunda ya da steril bir saksıda yetişiyor…
Hayatın kendisiyle değil, hayatın sterilize edilmiş haliyle tanışıyorlar. Sonra küçücük bir böcekle karşılaştıklarında öfkeleniyorlar. Çünkü doğayı tanımıyorlar…
Doğayı tanımayan insanın ona karşı empati geliştirmesi de kolay değil. Burada asıl mesele çocuklar değil.
Asıl mesele biziz… Ebeveynleriz… Çünkü çocuk doğduğu anda despot değildir. Onu yavaş yavaş biz yetiştiririz. Her “hayır” dediğimizde ağlamasın diye geri adım atarsak… Her istediğini alırsak… Her hatasını biz düzeltirsek… Her sorumluluğunu biz üstlenirsek… Her başarısızlığını biz örtbas edersek… Çocuğa aslında şunu öğretmiş oluruz: “Sen dünyanın merkezindesin.”
Dünya senin etrafında dönüyor. İnsanlar senin isteklerine göre davranmalı. Sen üzülmeyeceksin. Sen beklemeyeceksin. Sen kaybetmeyeceksin. Sen yorulmayacaksın. Sen istemediğin hiçbir şeyle karşılaşmayacaksın…
Özel okullarda tüketim odaklı bir eğitim sistemi de baştan dayatılmış ebeveynlere… Ebeveynlerde çok güzel benimsemişler bu durumu…
Peki, böyle yetişen bir çocuk, büyüdüğünde başkasının acısını nasıl anlayacak? Okullar açılırken bir uyarı gitsin istedim…
Yazıyı da sürdüreceğim…
Vesselam…