Bu yazı dizisi boyunca anlatmaya çalıştığım ana fikir şuydu:
Faşizm, yalnızca tanklarla, üniformalarla ya da darbelerle gelmez. Önce dilde başlar. Sonra zihinlere yerleşir. Ardından günlük hayatın içine sızar. İnsanlar birbirini dinlemeyi bırakır, anlamayı bırakır. Herkes yalnızca kendi mahallesinin doğrularını savunur. Sosyal medya algoritmaları bu ayrışmayı besler, trol orduları düşman üretir ve toplum giderek birbirine yabancılaşır…
Bu yazıları da CHP ayrışmaları üzerinden yazdım… Partiyi bu noktaya “troll ordularının faşist uygulamaları” olduğunu belirttim… Bu noktada partiyi neredeyse haraca bağlayan sözde gazetecileri de yazdım… Bu gazetecilerin içinden biraz soru soranları da nasıl “Ötekileştirdiklerini,” dile getirdim. Can Ataklı, Yılmaz Özdil, Enver Aysever, Cüneyt Özdemir biraz eleştiri yapınca nasıl itibarsızlaştırıldıklarını yazdım…
Sevgili okurlarım, aslolan vicdan sahibi olabilmektir…
Vicdan meselesini ele alan bir gazeteciyim… Empati sorununu da… Yıllardır yazmaya çalıştığım her satırın özeti gibidir. İnsan hakları ihlallerini, siyasetin dar, geçici, çıkarcı ve kirli penceresinden izlemeyi hiçbir zaman kabul etmedim… Olanı biteni layıkıyla, dimilin döndüğünce yazmaya çalıştım…
Çünkü daha çocukluğumuzdan itibaren bize insanlar öğretilmez; Algılar ezberletilir. Yalanlara biat edilmesi önerilir… Sonra, sonra ne mi olur? Bütün bu etiketlerin arkasındaki insan görünmez olur…
İşte tam da burada başlar; dijital faşizm, dijital linç ve dijital itibarsızlaştırma…
Ötekileştirmenin ilk adımı, karşımızdakini insan olmaktan çıkarmaktır. Onu bir kimliğe, bir düşmana, bir tehdide dönüştürmektir. Böylece ona yapılan haksızlık sıradanlaşır, zulüm meşrulaşır, vicdan ise sessizleşir…
Faşizmin alt yapısı da böyle büyür… Alın Nazizmi… Franco’yu, Mussolini’yi…
Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor…
Bosna'da komşuların birbirine silah doğrultmasının yolu da önce insanı insan olarak görmeyi bırakmaktan geçmedi mi? Bütün Avrupa’nın gözü önünde bir soykırım uygulanmadı mı? Bugün dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan her zulüm, aynı mekanizmanın ürünüdür… Gazze’de yaşananlar her gün yüreğimizi dağlamıyor mu?
Bu yüzden biz hayatımız boyunca ezilenlerin yanında durmaya çalışan bir kuşağın mensubuyuz… Yaşam felsefemizde IRKÇILIĞA geçit vermeyen bir duruşumuz var…
Yunan'dı, Ermeni'ydi, Kürt'tü, Türk'tü... Kim olduğuna bakmadan... Hangi inanca sahip olduğuna bakmadan... Hangi siyasi görüşü savunduğunu sorgulamadan... Çünkü zalimin kimliği olmaz; mazlumun da… Anahtar kelim insan olmakta, insan olarak da kalabilmekte…
Yazılarım boyunca doğayı anlattım, kuşları anlattım, Anadolu'yu anlattım, köy enstitülerini anlattım, toprağı anlattım, toprak ağalarını anlattım… Empati kurmanın insan olmakla ilgili bağını kurdum… Kendi toplumuna yabancılaşmamış, yaşadığı topraklara kamusal fayda sağlayan insanların portrelerini gündeminize taşıdım… Aslında anlatmaya çalıştığım tek bir şey vardı: İnsanın insana karşı sorumluluğu…
Bugün teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Yapay zekâ gelişiyor, algoritmalar hayatımızı belirliyor, iletişim hiç olmadığı kadar kolaylaşıyor. Ama bütün bu gelişmelerin arasında en temel soruyu unutuyoruz: Daha iyi insanlar olabiliyor muyuz?
Eğer cevabımız hayırsa, bütün bu ilerleme yalnızca daha gelişmiş araçlardan ibarettir…
Beni en çok korkutan şey, insanların birbirine benzememesi değil; birbirinin acısını hissedemez hâle gelmesidir… Çünkü empati bittiği yerde vicdan susar… Vicdan sustuğu yerde adalet ölür…
Adalet öldüğünde ise geriye yalnızca korku kalır…
Bu yazı dizisini tamamlarken geriye tek bir cümle bırakmak istiyorum:
İnsanlığı kurtaracak olan ne yeni ideolojilerdir ne de daha güçlü devletlerdir. İnsanlığı kurtaracak olan, birbirimizin gözlerine bakıp yeniden "Sen de benim gibi bir insansın." diyebilmektir.
İşte bütün mücadele bunun içindir… Ve belki de gerçek uygarlık, tam da burada başlar…
CHP içindeki olup bitenlere bir de bu gözle bakabilir miyiz?
Vesselam…