Evet, benim çoğul semizotlarım vardır…

Bahçemin toprağa yaslanmış, toprağı öpen yabanım… Ne dikmişimdir onu ne de büyümesi için başında beklemişimdir. Kendi bildiğini okur. Toprağın içinden çıkar, güneşe yüzünü döner, sonra yeniden toprağa yaslanır. Sanki hayatın en eski sırrını bilir: Büyümek için her zaman yukarıya doğru gitmek gerekmez…

Benim semizotlarım da öyledir işte…

Bazen ıspanağım olur, bazen salatam. Bazen sarımsağın ve yoğurdun yanına sokulup soframın en güzel mezelerinden birine dönüşür. Kimi zaman da sadece bir avuç semizotunu yıkar, üzerine biraz limon sıkıp öylece yerim. Çünkü bazı yiyeceklerin insanı doyurmaktan başka bir marifeti vardır; insana toprağı hatırlatırlar…

Semizotu da onlardan biridir…

Temmuz gelir, hasat zamanı yaklaşır. Bahçeye baktığımda o küçücük sarı çiçeklerini görürüm. Birbirimize bakarız…

Ben ona, o bana… Can Yücel’in dediği gibi: “Bakarız hep bakarız… Ne zaman olacak bu iş…”

Belki de o yüzden “benim semizotlarım” diyorum…

Çünkü insan, her gün gözünün önünde duran bazı şeylerle zaman içinde bir akrabalık kuruyor. Bir ağacı sadece ağaç olmaktan çıkarıp “bizim ağaç” haline getiriyor. Bir kuşu, her sabah aynı dalda gördüğü için tanıdık kabul ediyor. Bir otun ne zaman çıkacağını, ne zaman çiçekleneceğini, ne zaman tohuma duracağını biliyor…

Ve sonra fark ediyor ki doğa, aslında bizim dışımızda bir yer değil…

Biz onun içindeyiz… “OTLARIN BÜYÜSÜ” isimli kitabımda etraflıca anlatmıştım… O kitabın da en torpilli yabanıydı…

Semizotunun o küçücük, simsiyah tohumlarına bakarken bunu daha iyi anlıyorum. Bugünün tohumu, yarının semizotu… Bir başka mevsimin ilk gebeliği gibi duruyor toprağın üzerinde…

O küçücük tohumların içinde kim bilir kaç mevsim bir mevsim saklı…

Kahverengiden kızıla dönen dalları da çabası…

Bitki, yaşlandıkça güzelliğini kaybetmiyor. Tam tersine, başka bir güzelliğe bürünüyor. Gençken yeşilin tazeliğini taşıyor; zamanı ilerledikçe kahverengiye, sonra kızıl tonlara yaslanıyor. Dallar adeta bir hortumu andırıyor…

Belki de insan da böyle olmalı. Yaş aldıkça rengini kaybetmekten korkmamalı. Çünkü her mevsimin kendine özgü bir rengi vardır…

Semizotuna “her derde deva” desem belki biraz abartmış olurum. Ama onun sofradaki yerini küçümsemek de mümkün değil. Üstelik bitkilerin bize sunduğu o sessiz zenginliklerden birini taşır. Omega-3 bakımından zengin bitkisel kaynaklardan biridir. Cevizle birlikte anılması da boşuna değildir…

Ama benim semizotuyla ilişkim yalnızca besin değerlerinden ibaret değil; ben onun biraz da toprağa yakınlığını seviyorum. Yere yakın yaşamasını… Gövdesinin toprağa yaslanmasını…

Sanki “Ben büyüdüm” diye bağırmak yerine, “Ben buradayım” demesini…

Bir de küçük bir mutfak sırrı vardır semizotunun.

Hafif sıcak suda kısa süre bekletildiğinde, özellikle oksalat içeriğini azaltmaya yardımcı olabilir. Sonra suyunu süzüp yemeğini, salatasını ya da yoğurtlu mezesini yaparsınız. Doğanın verdiğini, mutfağın bilgisiyle buluşturursunuz…

Ama semizotunun benim için bundan daha ilginç bir tarafı var.

Ne zaman topladığınız…

Gündüz toplarsanız başka, akşam toplarsanız başka bir lezzetle karşılaşırsınız.

Gündüzün semizotu daha ekşimsi gelir bana.

Akşamınki ise sanki günün bütün telaşını üzerinden atmış gibi daha tatlı bir lezzete bürünür.

Belki de bitkilerin de günü vardır, gecesi vardır…

Belki onların da güneşle, sıcaklıkla, suyla, zamanla kurduğu bir ilişki vardır. Biz sofraya gelen yeşilliği yalnızca “sebze” diye görürüz. Oysa her yaprağın arkasında güneş vardır, toprak vardır, su vardır, mevsim vardır…

Ve biraz da zaman…

İşte benim çoğul semizotlarım bu yüzden vardır.

Tek bir semizotu değildir onlar.

Bahçemde ayrı, tenceremde ayrı, salatamda ayrı, yoğurdumda ayrı görünürler. Bir yerde yaban, bir yerde sebze, bir yerde şifa, bir yerde meze olurlar…

Kim bilir belki insan da böyledir…

Birimizin çocuğuna göre başka, dostuna göre başka, komşusuna göre başka bir yüzümüz vardır. İş yerinde başka, evde başka, yalnız kaldığımızda bambaşka…

Ama bütün bu çoğullukların altında aynı kök durur.

Semizotu da toprağın üzerinde çoğalırken aslında aynı kökten konuşur.

Benim çoğul semizotlarım…

Bana toprağın cömertliğini, mevsimin döngüsünü ve çoğulluğun güzelliğini anlatırlar.

Üstelik bunu hiç konuşmadan yaparlar…

Sadece büyürler. Sarıçiçeklerini açarlar. Tohumlarını bırakırlar. Ve sonra yeniden toprağa karışırlar…

Ve bir sabah, hiç beklemediğiniz bir yerde, yeniden çıkarlar…

İşte o zaman anlarsınız:

Bazı şeyler ölmez…

Sadece bir mevsim susar.

Sonra yeniden yeşerir.

Semizotu biraz da bunun adıdır… Sen, ben, biz ve onlar gibi…

Vesselam…