Bir önceki yazımı şöyle bitirmiştim: Onları dijital bir bilinmezliğin içine bırakıyoruz…

Şifrelerin, uygulamaların, QR kodların, küçük harflerin, otomatik yanıtların, robotların ve “1'e basınız, 2'ye basınız”ların arasına… Benim de birebir başıma gelen deneyimlerden sonra şunları söyleyesim geliyor…

Dijital bilmecelerin içinden sıyrılıp gelen bir isyanla; Yetti be…

Ve sonra da şaşırıyoruz: “Niye anlamıyor?” Belki de asıl soru şu olmalı: Biz neden anlatmıyoruz?

Bir insan yaşlandığında yalnızca bedeni yaşlanmaz. Dünyası da değişir. Çocukluğunda mektup yazmıştır. Sonra telefon kullanmıştır. Gazete okumuştur. Bankaya gitmiştir. Kasabın, bakkalın, manavın yüzünü bilmiştir. İşini çoğu zaman bir insanla konuşarak çözmüştür…

Şimdi ise karşısında çoğu zaman bir ekran vardır… Ve:

Ekran onu tanımaz…

Sesini duymaz…

Yüzündeki şaşkınlığı görmez…

Elinin titrediğini fark etmez…

“Hocam, bir dakika anlatayım” demez…

İşte yalnızlık biraz da burada başlıyor. Hele bir de yalnız yaşıyorsanız… Hayat üstünüze daha fazla geliyor. Bir banka işlemi büyüyor. Bir telefon arızası büyüyor. Bir hastane randevusu büyüyor. Bir şifre unutmak bile insanın gözünde dağa dönüşüyor. Çünkü arkasında “Ben hallederim” diyecek birisi yok.

Belki de emekliliğin en ağır tarafı parasızlık kadar, gereksiz hissettirilmek…

İnsan çalışırken bir işe yarıyordur. Birileri ona ihtiyaç duyuyordur. Bir telefon gelir. Bir iş sorulur. Bir karar alınır. Bir şey üretilir… Sonra, sonrasında emeklilik gelir…

Birden herkes gençleşir. Her şey hızlanır. Her şey dijitalleşir…

Ve siz bir bakarsınız ki hayatın yeni düzeni sizi beklemeden kurulmuş. İşte o zaman insan kendisini yılkı atı gibi hissedebiliyor. Bir zamanlar koştuğu meydanın kenarında…

Artık yarışın dışında…

Ama unutulmaması gereken bir şey var:

Yılkı atları değersiz oldukları için yılkı olmadılar.

Onları değerli kılan şey insanın onlara biçtiği fiyat değildi.

Onların hâlâ bir hayatı vardı…

Bizim yaşlılarımızın da var…

Üstelik onların hayatı yalnızca kendilerine ait değil…

Bugün kullandığımız yolların, okuduğumuz kitapların, kurduğumuz evlerin, yetiştirdiğimiz çocukların, konuştuğumuz kelimelerin içinde onların emeği var… Evet, bizden önce yaşadılar, bizden önce çalıştılar. Bizden önce yoruldular…

Şimdi onlara düşen yalnızca emekli maaşını beklemek, bir miktar parayla geçim mucizesi geçirmek ve bir ekranın karşısında ne yapacağını çözmeye çalışmak olmamalı…

Bir toplumun gerçek uygarlığı, gençlerine sunduğu teknolojiyle değil, yaşlılarına gösterdiği sabırla da ölçülür…

Bazen bir bankada görevlinin beş dakika daha ayırması gerekir. Bazen bir telefoncunun “Amca, gel otur, ben sana göstereyim” demesi gerekiyor…

Bazen bir hastane çalışanının karşısındaki insanın yaşını fark etmesi…

Bazen de devletin “dijital olmak zorundasın” demek yerine, “istersen bir insanla da konuşabilirsin” diyebilmesi…

Çünkü hayat yalnızca hızlı olmak değildir… Hayat biraz da birbirimizi bekleyebilmektir…

O gün Savaş'ın çay verdiği o yaşlı adamı düşünüyorum.

Merdivenlerden ağır ağır inerken arkasından baktım.

Belki onun için dünya gerçekten biraz fazla hızlıydı.

Ama belki sorun onda değildi.

Belki dünya gerçekten fazla hızlanmıştı.

Ve biz, hızlandıkça bazı insanları geride bırakıyorduk…

Yılkı atları gibi…

Bir zamanlar koştuğumuz meydanların uzağında.

Yalnız… Sessiz… Ve kendi hâlimize bırakılmış…

Oysa hiçbir insan, hayatının sonbaharında “artık sana ihtiyacımız yok” duygusuyla yaşamamalı.

Çünkü gün gelecek… Biz de yavaşlayacağız. Biz de küçük harfleri göremeyeceğiz. Biz de bir şifreyi unutacağız…

Biz de bir gün bir bankanın kapısında, bir telefoncunun önünde, bir hastane ekranının karşısında şaşkın şaşkın kalacağız.

Ve o gün, karşımızda bize sabırla anlatacak bir insanın bulunmasını isteyeceğiz.

Belki de bugün yapmamız gereken yalnızca şunu hatırlamak:

Yılkı atları başıboş değildir… Onlar hâlâ hayattadır.

Ve bizim yaşlılarımız da öyle…

Onların da anlatacakları, hatırlayacakları, sevecekleri, kızacakları ve yaşayacakları daha çok şey var…

Hep onlar dünyaya yetişmek zorunda kalmasın…

Bırakalım biraz da dünya onlara yetişsin…

Ne dersiniz sevgili okurlarım…

Vesselam…