Yılkı atlarının garip bir öyküsü vardır.
Bir zamanlar koşmuşlardır. Güçlüdürler, hızlıdırlar, yarışmışlardır. İnsanların gözünde bir değerleri vardır. Sonra bir gün yaşlanırlar. Koşamaz hâle gelirler. Daha doğrusu koşabilirler belki ama artık eskisi kadar para kazandıramazlar. İşte o zaman insan eli üzerlerinden çekilir ve doğaya bırakılırlar…
Kendi kaderleriyle baş başa… Orada başka yılkı atlarıyla karşılaşırlar. Yeni bir topluluk kurarlar. Artık yarış yoktur. Birincilik yoktur. Sahipleri yoktur. Ahır yoktur. Her yılkı atı diğerinin kardeşidir…
Acaba arada bir eski günlerini hatırlarlar mı? Kim bilir…
Bazen düşünüyorum da emeklilerin hâli biraz da yılkı atlarına benziyor… İnsan ömrünün büyük bölümünü çalışarak geçiriyor. Üretiyor, vergi veriyor, çocuk büyütüyor, ev yapıyor, ülkenin yükünü omuzluyor. Sonra bir gün emekli oluyor… Ve sanki birdenbire sistemin dışına çıkıveriyor.
Geçenlerde gazetede oturuyordum. Yılların tecrübesini yüzünde taşıyan yaşlı bir adam, bizim gazetenin Çelebisi Savaş kardeşe hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Hayli dertliydi.
Banka ile bir işi olmuş. “Bana küçücük yazılar gösteriyorlar” diyordu. “Oku ve imzala…”
Oku!
Neyi okuyayım?
O küçücük harflerin içine ne sakladığınızı nereden bileyim?
Bir sözleşme mi, bir taahhüt mü, başka bir şey mi?
Bilmiyorum.
Adamın derdi aslında banka değildi.
Derdi, anlaşılmamaktı.
“Her şey 25 yaşındaki gençlere göre yapılmış gibi” diyordu.
Sonra telefoncudan söz etti. Orada da aynı mesele…
“Bunları bir yazın” dedi. “Bizim de bir hayatımız olduğunu bilsinler.”
Savaş kardeşim adamı büyük bir saygıyla dinledi. Çayını verdi eline. Adam çayını içtikten sonra ağır ağır kalktı. O sarı sıcak günlerde, merdivenleri ağır ağır indi… Ve…
Savaş bana döndü yüzünü..
“Hocam, al sana bir konu” dedi.
Evet…
Aldım o konuyu. Hem de saygıyla, hem sevgiyle. Çünkü mesele yalnızca bir banka işlemi değil… Mesele yalnızca küçücük harfler değil. Mesele telefon da değil:
Mesele, hayatın giderek dijitalleşirken insanın giderek görünmez hâle gelmesi.
Bize sürekli hayatın kolaylaştığını söylüyorlar.
Artık bankaya gitmeye gerek yokmuş.
Telefonda birkaç tuşa basacakmışız.
İnternetten bütün işlerimizi halledecekmişiz.
Hastane randevusu birkaç saniyede alınacakmış.
Para göndermek bir tuş kadar kolaymış.
Ne güzel!
Ama kimin için?
Hayatın kolaylaşması, eğer insanın karşısına başka bir insan koymak yerine bir ekran koyuyorsa, herkes için kolaylaşmış olmuyor…
Bir ekranın karşısında 25 yaşındaki genç için birkaç saniyelik işlem olan şey, 75 yaşındaki bir insan için saatler süren bir çaresizliğe dönüşebiliyor…
Çünkü mesele sadece teknolojiyi kullanmak değil. Mesele, insanın kendisini sistemin içinde hâlâ değerli ve yeterli hissedebilmesi… Yaşlı insan bazen bankadaki görevliye değil, hayatın kendisine bakıyor…
“Ben bunca yıl ne için çalıştım?” diye soruyor belki.
“Şimdi neden hiçbir şeyi kendi bildiğim gibi yapamıyorum?”
Ve daha acısı… “Neden kimse bana anlatmıyor?”
İşte burada yılkı atları çıkıyor karşımıza…
Çünkü yılkı atı da bir zamanlar değerliydi…
Koştu… Taşıdı… Yarıştı… İnsana hizmet etti… Sonra yaşlandı…
Ve insan onun yanından çekildi…
Bizim yaşlılarımızın hikâyesi elbette aynı değil. Onları doğaya bırakmıyoruz. En azından fiziksel olarak…
Ama başka bir şey yapıyoruz.
Onları dijital bir bilinmezliğin içine bırakıyoruz…
Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım…
Vesselam…