İki haftadır Eleştiri yazıyoruz yazı yazmaya başlarken eleştiri yazmayı düşünmemiştim. Ama

bazen şartlar insanı zorluyor.

Bu hafta Değerli Dostum Ağabeyim Prof. Dr. Halil AKDENİZ ile ilgili yazacağım.

Halil Akdeniz Güzören (Savrun) Köylüsüdür. 1944 yılında Antalya İli Kumluca İlçesi Savrun (Güzören) köyünde doğdu. 1950 yılında Köye açılan İlkokula 72 numara ile kaydoldu. Beş yıl Muttalip Demir Öğretmende okuyarak 1955 yılında İlkokulu bitirdi.

Şu anda Işık Üniversitesinde çalışmaktadır.

Art UNLİMİTED Dergisinin Mart – Nisan 2019 sanatta 50 yılını dolduran Sanatçılar ile ilgili 10 SANATÇI 5 SORU diye bir röportaj serisi çıktı. Bu serginin 74-75 nci sayfasında da Halil Hocam ile yapılan röportaj vardı. O röportajı aynen yayınlama gereği duydum. Çünkü o bizden biri. Onun başarısı ve değeri bizim başarımızdır.

Halil Hocama Sağlıklı ve başarılı bir hayat dilerken.

Hoşça kalın dostça kalın diyorum.…

İŞTE O ROPORTAJ.

“Okul” sizi nasıl biçimlendirdi? Neler aldı neler verdi?

Hayatta en büyük hazinem hocalarımdır. Gittiğim okullar seçkin okulları değildi ama sınavlarla ülke genelinde yetenekleri ve başarı düzeyleriyle seçilmişlerin alındığı devlet okullarıydı. Her sanatçı ve bilim insanının arkasında değerli bir hoca vardır. Bu hocalar okullardan bağımsız değildir ama tabii okullarda iyi hocalara denk gelmek bir şans işidir.

Akademik kariyerimi sanat ve bilim alanında yaptım. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümü’nü bitirdikten sonra Devlet Yurtdışı İhtisas Sınavı’nı kazanarak devlet bursuyla Almanya’ya gittim. Almanya’da Berlin Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Hochschule für bildende Künste – HdK’de (bugünkü Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi); lisans ve sanatta yeterlik öğrenimi gördüm. Yurtiçinde ve yurtdışındaki öğrenimim sırasında, yanlarında eğitim gördüğüm hocaların hepsi kendi alanlarında dünya çapında tanınmış bana çağdaş dünyanın kapılarını açan sanatçı hocalardı. Bu okullar, eğitim-öğretim niteliği itibariyle çağın felsefesini ve ruhunu kavramaya yönelik kuramsal derslerin yansıra uygulama pratiği içinde eğitim veren okullardı.

Öğrenim hayatımın ilk değerli hocası ilkokul öğretmenimdi. Kendisi Köy Enstitüsü mezunu gerçek bir Cumhuriyet aydınıydı. O kuşak ve eğitim kurumları bence Cumhuriyet’in aydınlık yüzünün temsilcileriydi. Milli eğitim tarihimizde Cumhuriyet Türkiye’sinin aydınlanma döneminde, Köy Enstitülerinin kurcalarından İsmail Hakkı Tonguç’un eğitim felsefesi de “İş İçinde Eğitim” ilkesine dayanıyordu. Fakat, bilgiyle üreten, üretim içinde bilgilenen ve düşünen bir toplum yaratmak, bazı kesimlerin ve güçlerin işine gelmiyordu… Yok ettiler. Halbuki bugün geldiğimiz noktada, 21.yüzyılın ve geleceğin Endüstri 4.0 devrimi dönemi ve paralelinde Üçüncü Kültür Dönemi’nde ihtiyaç duyulmaya başlanan; içinde sanatın da yer aldığı bilim teknoloji ve mühendislik dalları; STEAM- (Science, Technology, Engineering, Arts, Mathematics) gibi bütünleştirici eğitim modelleri öngörülmektedir. Dolayısıyla eğitim gelecekte bilim, teknoloji ve sanatı da kapsayan bir bütünlüğe doğru gidecektir.

Yükseköğrenim yıllarıma dönersek; Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Refik Epikman ve Prof. Dr. Adnan Turani, Almanya’da Berlin Güzel Sanatlarda, aynı zamanda fizikçi olan resim profesörü Ulrich Knispel ve değerli ressam Prof. Hann Trier, hocam oldular. Adnan Turani, Türkiye’de eserleri, sanat literatürümüze kazandırdığı; Modern Resim Sanatının Gerçek Çehresi, Dünya Sanat Tarihi, Resimde Geometri Problemleri, Çadaş Sanat Felsefesi, Sanat Terimleri Sözlüğü gibi kitaplarıyla 20. yüzyıl sanatını teori ve sanat pratiği ile iyi bilen ve

analiz eden değerli bir sanatçı hocamızdı. Hakeza sanat tarihi hocamız Nurettin Cangülekli de sanat tarihi ve arkeoloji mezunu, Müzeler ve Anıtlar Genel Müdürlüğü’nde müdür muavinliği yapmış, değerli bir sanat tarihi hocamızdı. Berlin’de de yine sanat tarihi ve sanat kuramı alanında çalışan Prof. Dr. Walter Hess de çok değerli hocalarımdan biriydi. Sanatsal ve bilimsel akademik kariyerimde çok değerli katkıları olmuştur. Belki bütün bu eğitim-öğretim hayatım altyapı sayesinde Türkiye’de ilk kez Anadolu Üniversitesinde Sanat Bilimi Bölümü’nü

kurdum ve daha sonra ardından şimdiki çalışmakta olduğum Işık Üniversitesi’nde; Sanat Kuramı ve Eleştiri Yüksek Lisans Programı ile Sanat Bilimi Doktora programlarını açtım. Henüz daha yeni mezun vermeye başlayan programlarımızda; değerli bilimsel araştırma ve tez çalışmaları yapılıyor.

Sanatsal çalışmalarımın yanı sıra, zamanımın büyük kısmı akademik kariyerimde yöneticilik yapmak, yeni bölümler kurmak ve programlar açmakla geçti. Yetiştirdiğim birçok öğrencinin yurtiçi ve yurtdışı sanat arenalarında yer almaları, en büyük gururum ve mutluluğumdur. Ancak zaman zaman, eğitim Nöğretime verdiğim bunca zamanı sanatıma verseydim daha iyi olmaz mıydı diye düşündüğüm de olmuştur. Fakat yetiştirdiğiniz öğrencileriniz, sanatınız, eğitim öğretim hayatınız, yaptığınız işler, hepsi sizin genel resminizi oluşturuyor. Sanırım bunların hiç biri tek başına değil, hepsi birlikte sizin kariyeriniz oluyor.

Yapıtlarınızı bitirdiğinizde, gerçekten bitti mi diye sorar

mısınız kendinize?

Evet bazen olabiliyor tabii. Sanat konularında işler pek öyle baştan planlandığı gibi gitmiyor. Yaşamımızda bile her şeyi baştan aşağı planlayıp oluşturamıyoruz. Nadiren de olsa, ödüllü yarışmalara girdiği halde sonradan tamamladığım eserlerim bile olmuştur. Sanat kuramlarında “anlamlı biçim” kavramı vardır. Sanatın kendi iç sorunlarına yönelik bu kavramda; kullanılan çizgi, renk, biçim gibi plastik elemanlar, belli biçim ilişkilerinde birleşip bütünleşerek bizim estetik duygumuzu harekete geçirir. Bu anlamlı biçim kavramı, bütün görsel sanat eserlerinin ortak bir olmazsa olmazı niteliği olarak kabul edilir. Bunu oluşturmadaki kararınızda; bir şeyleri sezgileriniz, fantezileriniz ve öngörülerinizle araştırıp deneyimleyerek bir yerlere varıyorsunuz ve yavaş yavaş bütünleşen bir yapı ortaya çıkıyor.

Çalışmalarımda kullandığım yazı, işaret, simge ve benzeri figürler, başından itibaren yalnızca formal olarak kullanılan elemanlar değil, bilakis temanın, konseptin ve sanatsal sürecin birer parçalarıdır. Bu süreçte; mekân, zaman ve işlevlerinde değişime uğrayarak yeni bir varlık ve düşünsel ve görsel gerçeklik kazanır. Ve sonuçta oluşturdukları “bütün” oldukça soyut, kapalı ve karmaşıktır. Bu oluşumlar, bir dizi sezgisel ve düşünsel süreçlerin sonucu ortaya çıkar.

Belki bunlara ilave olarak çalışmalarımın ve çalışma tarzımın çoğu kez izleyici üzerinde bıraktığı yanlış algılama ve izlenime bir açıklama getirmem gerekir. İnsan bazen yaptığının karşı taraftan da aynı şekilde algılandığını sanıyor. Ancak bunun öyle olmadığını, bazı sorularla karşılaştığında görebiliyor.

Yaptığım resimler genellikle teknik bakımından belli birtitizliği içerir. Dolayısıyla insanların kafasında bunları önce eskiz olarak yaptığım sonra da onları tuval üzerine büyütüp boyadığım şeklinde bir izlenim var. Böyle bir şey yok. İlginçtir ben çalışmalarım için hiç eskiz yapmam. Tablolarımın önceden yapılmış eskizleri yoktur. Her şey, resmin oluşum sürecinde, aşama aşama çalışma sırasında gerçekleşiyor. Eserlerimin oluşumunda, kendi çalışma yöntemlerimle çağrışımlar ve olasılıklar üzerinden giderek çalışmamı gerçekleştiriyorum. İlk baştan tuvallerle diyalogum tuvalin boyutu ve zemin rengi ile başlar. Kafamdaki konsept çerçevesinde bazı şeyleri tuval ya da çalışacağım zemin üzerinde görür gibi olmaya

başladıktan sonra çalışmaya geçerim. Sonuç olarak öngörüleriniz, bilgi birikiminiz, sanatsal deneyimleriniz, zekânız ve sezgilerinizle nihai bir noktaya geliyor ve eser ortaya çıkıyor.

Atölyenizdeyken sanat piyasası ne kadar uzağınızdadır?

Sanat adına üretilen tüm şeyleri, diğer etkinliklerden ayıran şey, sanatın hayal gücü ve bağımsız düşüncelerle üretilmiş olmasıdır. Dolayısıyla atölyemde üretim aşamasında sanat piyasası gibi bir kaygım yoktur.

Sanatçı bir kahraman mıdır?

Toplum olarak sanatla, özellikle de çağdaş sanatla olan ilişkimiz başından beri hep sorunlu olmuş ve sorunlu olmaya da devam emektedir. Dolayısıyla bir sanatçının böylesine belirsizliklerle dolu, kaygan zeminli bir alanda ömür boyu hizmet vermesi bence kendi başına büyük bir kahramanlık öyküsüdür. Herkesin para üstüne para koyarak cebini doldurmaya çalıştığı bir dünyada, entelektüel düzeyde kültür ve sanatla uğraşmak zaten başlı başına bir kahramanlık öyküsüdür. Bu sadece sanatçılar için değil, çağdaş sanatla uğraşan diğer kişiler ve kurumlar için de geçerli; sanatçıların dışında, galericiler, sanat yazarları, eleştirmenler ve küratörler de buna dahildir. Fakat bilinmelidir ki, tarih boyunca toplumların önlerini açan, uluslararası düzeyde prestij kazanmalarını sağlayan ve öykünün kahramanları olanlar, bilim insanları ve sanatçılardır.

Çağdaş sanatın “şov” ile “şok” arasındaki salınımı hakkında

düşünceleriniz neler?

Bugünün dünyasında artık yalnızca sanat üretmek yetmiyor,sanat ortamı ve piyasasında, belirleyiciler artık sanat kriterleri değil, “şov” ile “şok” arasında gidip gelen, çoğu da sanatsal değerlerle pek ilişkisi olmayan kriterlerdir. Günümüzde artık her şey, bir gösteriş ve sahnede olabilme yarışı yapaylığı içinde.

Herhalde bu da çağımızın gerçeği ve ruhu

Görüntünün olası içeriği: Turgut Eken, yazı