Konuşmak doğuştan gelen bir yetenek olabildiği gibi, sonradan kazanılabilen ve geliştirilebilen bir beceridir.

Bir sohbet ortamına katıldığımızda biz de konuşmak istersiniz. O ortamdaki sohbet konuları bize hitap etmiyorsa konuşmaya girerek konuyu değiştirmek isteriz. Değiştiremedikse o sohbet ortamı bize göre değildir. Kendimize bize hitap edecek ortamlar oluşturmak için yeni insanlar aramaya başlayabiliriz.

Bize hitap eden ya da etmeyen sohbet ortamları, ilgi alanımıza giren konularla ya da o anki psikolojimizle doğru orantılıdır. Bazen konuların ağırlığı bazen de konuların hafifliği bize uygun olmayabilir. Bazen de aynı konudaki bakış, yaklaşım ve anlatım biçimleri uymayabilir.

Eğer belli bir konuda bir görüş belirtmemizin gerektiği bir toplantıda isek, mutlaka konu hakkında yeterli bilgi ve donanıma sahip olmak zorundayızdır. En kötüsü konuşulan konular hakkında yeterli bilgi ve donanıma sahip olunmamasıdır. Birileri mutlaka bizim önümüze geçecektir. Bu da kendimizi kötü hissetmemize, özgüvenimizin zedelenmesine sebep olabilir. Sıkılabiliriz, olumsuz duygulara kapılabiliriz. Daha kötüsü ortamdaki diğer konuşmacılara karşı fesatlanabiliriz. Geliştirdiğimiz olumsuz duygularla kişileri “Çok konuşuyor!”suçlamalarında bulunabiliriz. Ya da “Bilgiçlik yapıyor.”düşüncesiyle bizi kendi yetersizliğimizi sorgulamaktan alıkoyar. Bu durum genellikle ortamda kontrolü kaybetmiş olmanın öz güven yıpranmasının sonucu oluşur.

Bir konu hakkında konuşmak, görüş belirtmek, sonuca varmak, öncelikle o konu hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. Sonra düşünme, strateji yürütme, kurgulama, ilişki kurma ve ilişkileri yönetme becerileri gerekir. Yeterli bilgimizin olmadığı konuya hiç girmemek daha doğrudur.

Bilgiyi yaşanmışlıklarımızdan elde edilebiliriz. Araştırarak, gezip görerek elde edebiliriz. En önemlisi de okuyarak elde edebiliriz. Yaşanmışlıklarımızdan, gezip gördüklerimizden, araştırdıklarımızdan, okuduklarımızdan elde ettiğimiz bilgileri kendi akıl süzgecimizde sentezleyip, özgün yorumlamalarla hafızamıza yerleştirmeliyiz.

Özellikle okuyarak elde edilen bilgiler kelime dağarcığımızı zenginleştirerek sunma becerimizi de güçlendirir. Ne kadar çok okursak o kadar bilgi ediniriz. Bir o kadar da konuşabiliriz.

Kendi birikimlerimizi, yorumlamalarımızı, öngörülerimizle desteklememiz, sunum becerimizi geliştirecektir. Bazen başkalarından edindiğimiz bilgilerimizi kaynak göstererek sunmamız inandırıcılığı arttıracak ve bizi söz sahibi yapacaktır. Başkalarının hazırlayıp okumamız için bize verilen konuşmalar, kendi konuşmalarımız değildir. (Etkili ve güzel konuşma, ayrı bir beceri ve çalışma konusudur.)

Farklı konularda bilgi edinmek bizim zenginliğimizdir. Bilgi aslında birçok kişinin bildiklerinden oluşturulur. Bilgi edinmenin yolu öğrenme merakıyla başlar. Öğrenme merakımızı ne kadar çok farklı konularda oluşturursak, o kadar çok farklı konularda bilgi sahibi olabiliriz. Bilgi sahibi olmak düşünüldüğü kadar kolay değildir. Emek ve süreç gerektirir. Kaybedilmiş zamanın telafisi kolay değildir. Ancak nereden başlanılsa kazançtır.

“Bilmek” ile “bilgiçlik” birbirine karıştırılmamalıdır.

Bilmek; bir şeyi öğrenmiş, anlamış olmaktır. Felsefik anlamda bilme, gerçekliğin insan düşüncesinde yansıyarak yeniden üretimidir. Kanı, şüphe vb sonucu oluşan düşünceler her zaman bilmek anlamına gelmez. Bilme, nesnel gerçekliğin elde edilmesidir. Bilme süreci duyumlarla başlar, öğrenmeyle gelişir, düşüncede üretilir ve uygulamada gerçekleşir.

Bilgiçlik; bilgisiz olunduğu halde bilgili görünmeye çalışmak, bilgili geçinmektir.

Konuşmak ise, bilginin düşünce ile söze dönüştürülmesidir.

Öyleyse, bildiğimiz kadar “bilgili”, biliyormuş gibi görünmeye çalıştığımız kadar ya da bildiğimizi sandığımız kadar “bilgiciz”dir.

Elbette herkes her şeyi bilemez. Ancak bildiklerimiz kadar kendimize, bizim bilmediklerimizi bilenlere de, bildikleri kadar saygılı olmamız gerekir.

Şaban BALTACIOĞLU